Yüzler, gözler ve gülüşler…
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
5 Ocak 2005
azen içimiz daralır, keyifli bir uğraş ararız. Sözgelimi, çok kalabalık bir ortamda, sıkıcı bir toplantıda, ya da kendimizden bile bunaldığımız, bedenimizin bize ağır geldiği; o Yusuf’un atıldığı karanlık kuyularda kaldığımızda…
Kırlara kaçın… Doğanın ve insanların mührünü, gözlerinize sığdırmayı deneyin…
İşte o zaman yüzlere bakın, gözlere ve gülümseyişlere… Tüm ayrıntılarıyla bunları hatırlamaya çalışın…
İnsanoğlunun ölmeyen yeri olarak anlatılır şiirlerde, gözler… Şarkılarda, türkülerde bir bakış coğrafyası sunulur gönlümüze…
Aklımda yüzler, gözler ve gülüşler…
Bir günü kendime ayırdım.
Ben, her baharda, annemi bir enstantanede hatırlamak gibi bir derdin malülüyüm.
Çocuk ölçülerimize göre evimizin de içinde olduğu kocaman bahçe… Meyve ağaçları çiçek açmış… Kahvaltı yapıyoruz bahçede. Ağaçlardan dökülen çiçekler soframızda… Yerde ve yukarıda çiçekler, kuş cıvıltıları, kelebek uçuşları arasında sürüp giden bir resim.
O fotoğrafı mı arıyorum bilinçaltımda?
Kırlara kaçtım.
Kendimi ödüllendirdim mi, cezalandırdım mı, bilmiyorum… ODTÜ ormanına kadar, kilometrelerce yürüdüm. Hava da çok güzeldi, ormana daldım. Bilmeyenler için belirteyim, ormanın büyük bir kısmı çamlık. Eymir Gölü’ne kadar olan eğimli kısım ise teraslanmış ve badem dikilmiş… Bütün bunlar sonradan, insan emeği ile yapılmış. Rektör Kemal Kurdaş tarafından gerçekleştirildiği söylenir. Önceleri, tamamen bozkırmış…
Göz alabildiğine boz toprak olan böylesine büyük bir alanın ağaçlandırılmasındaki hayal gücünü düşünün önce. Daha sonra da düşüncenin ısrarla uygulanışını. Türkiye gibi yıkmanın kolay, yapmanın, engelli koşu gibi zor olduğu bir ülkede…
Ağaçların üstünden yeni yeni filizlenen yemyeşil bir yaprak denizi… Ağaçların altı, otun ve çiçeğin envai türlüsü… Badem çiçekleri dökülüyor bir yandan, kuşlar sürüler halinde, insanı hayran bırakan bir dans gösterisinde… O yandan bu yana uçup durmadalar… Kelebekler, bize tek tek dünyayı ve çiçekleri tanıtıyor sanki… Karşıda, Eymir Gölü’ne kadar akla ziyan mor bir tülün altındaki resim…
Ve bir kaplumbağa yürüyor telaşla…
Kekiğin, cihanı tutan kokusuna karışarak…
Türkiye gibi yeşilin tükenip tükenip de koskoca bir bozkırda, hurdaya dönmüş bir alıç ağacına sığınmasındaki yoksullukla, bu gözü ve gönlü doyuran zenginliği, ağaç denizini kıyaslayın…
Neleri yitirdiğimizi bir düşünün…
Örnekleri olmazsa yapılamıyor, yapılamaz diyeceğim… ODTÜ örneği var. Karadeniz’de sonradan oluşturulmuş fındık ve çay plantasyonu var. Malatya ve çevresindeki kaysı plantasyonu, Ege’de zeytinlikler, Akdeniz’de narenciye insan eliyle oluşturulmuş orman değil mi?
Bütün Türkiye’de 20 milyon hektar olan, bomboş duran, erozyonu oluşturan; meyve ormanı olup, ülkeye zenginlik ve güzellik kaynağı olacak alanın, böyle yararsız, hatta zararlı durmasını aklınız alıyor mu?
Konu ile ilgili bunca bakanlığa rağmen…
Benim aklım almıyor. Onun için de, yüreği olan herkesi bu ülke için iyi şeyler yapmaya çağırıyorum. Elinizin altında internet diye bir icat var. Ağaçsız ve yeşilsiz bir ülkede yaşamayı içinize sindiremiyorsanız yazın, yazışın: Ne yapılabilir, neler yapıyorsunuz?
Biliyorum, sivil toplum örgütleri de var, devlet kurumları da…
En önemli örgüt insanın kendisi değil mi?
Nereden nereye geldik?
Hayat hiçbir zaman peşimizi bırakmıyor.
Bembeyaz çiçek taç yaprakların döküldüğü kahvaltı sofrasında annem yok şimdi. Sofra? O da yok… Kardeşlerim?..
Siz gözlere bakmaya devam edin ve gülüşlere… Yalanı, doğruyu onlar söylemiyor mu?
Hiçbir şey, o kahvaltı sofrasında yırtılan fotoğrafı geri getirmiyor!
Popularity: 6% [?]

Son Yorumlar