Yozlaşmadan uzlaşmak
Star Gazetesi Yazıları
Bu yazıyı yazdır
10 Haziran 2004
Karşı sayfadan komşum Zeynep Gürcanlı’nın Cumartesi günü star’da yayınlanan yazısında çok doğru bir tespiti var. Avrupa Birliği’nin, Türkiye’nin tam üyeliğini tartışırken aslında kendi geleceğini tartıştığını söylüyor. Ben bu yargıya minik bir ekleme yapmak istiyorum. Kendi geleceğinin yanında en önemlisi kendi kuruluş felsefesini de tartışıyor.
Nasıl mı?
Avrupa Birliği’nin temelinde 18 Nisan 1951′de Paris Antlaşması ile altı Avrupa ülkesi tarafından kurulan ‘Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’ var bilindiği gibi. 1957′de Roma Antlaşması’yla kurulan ‘Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’ ikinci adım, 1958′de Roma Antlaşması’yla kurulan ‘Avrupa Ekonomik Topluluğu’ ise üçüncü adımdır. Bu üç topluluk 1967′de birleşerek Avrupa Topluluğu adını alıyor.
Bu teknik hatırlatmayı, Avrupa Birliği’nin kuruluş amacı ve aşamalarını belirginleştirmek için yaptım.
Avrupa Birliği’nin öncülüğünü yapan R.Schuman ile J.Monnet’nin yüreklerindeki gizli amacı bilmiyoruz. Ama bu işi yaparken 20. yüzyılda kıta Avrupa’sındaki iki büyük savaşın oluşturduğu ağır ekonomik çöküntülerden etkilendikleri de bir gerçek. Özellikle 2.Dünya Savaşı ile yerle bir olan Avrupa’nın kalkınması için düşünüldüğü de yabancımız değil.
Bu tezi daha ileri götürenler de var. Avrupa Birliği’nin kuruluş felsefesini, 16.yüzyılda yaşanan kanlı 30 yıl savaşlarına dayandıranlar olduğu gibi.. O savaştan sonra, birbirine zarar vermek yerine ortak bir kültür, ortak değerler, ortak bir ülkü etrafında Birleşik Avrupa idealinin doğduğunu savunan Avrupalı politikacılar da var.
Sebep ne olursa olsun sonuç olarak Avrupa Birliği’nin düşünce aşamasının eşiğinde kanlı savaşların oluşturduğu ‘çatışma’ var. Bu çatışmanın odağında da Almanya ve Fransa’nın karşıtlığının olması çok doğal.
Çatışma, karşıtlık ve zarar verme düşüncesinin doruğa ulaşmasından sonra zamanla bir birleşme ve bir ortak ideal oluşmasına neden oluyor. Bu da ‘her türlü fiziki ve ekonomik sorunlardan arındırılmış bir Avrupa’ amacını sağlamaya yönelik olarak ekonomik ve sosyal raylar üzerinde aşama aşama biçimleniyor.
Avrupa Birliği bugüne kadar aynı din, aynı kültür ve aynı ortak değerlere sahip ülkeleri bünyesine katarak birinci işlevini tamamlamış görünüyor. Bundan sonra kendi kendini tekrar ederek zamanla eskiyecek, durağanlaşıp statükocu olacak, belki de zamanla hiçbir işe yaramayacaktır.
Bu zaman da çok geç görünmüyor…
Oysa dünya dönmeye devam ediyor.
Türklerin Anadolu’ya gelmeden önce Orta Asya’dan Doğu Avrupa’ya, gün geçtikçe daha içerilere gittiği, çoğunun oralarda kalıcı olduğu tarihçilerin üzerinde uzlaştıkları bir konu. Doğal olarak bu gidenler savaşarak ve çatışarak gittiler Avrupa’ya.
Osmanlı daha da ilginç. Türk ve Müslüman kimliğini üzerinde taşıyarak Avrupa’yı çok iyi tanıyor. O kültürü çok iyi biliyor. Onunla çatışma, hatta sürekli savaş halinde.
İşte bugün, Avrupa Birliği’nin kuruluş felsefesinde en önemli özellik olan ‘çatışmalardan görülen zararın onarılması’ düşüncesinden hareketle kurulan birlik, kendi içerisinde işlevini sürekli eritiyor. Buradan da Türkiye’nin Avrupa Topluluğu içerisinde tıkanan noktalar için bir açılım ve atılım olması fikri doğabilir.
Avrupa, kendi kültüründen olup da en çok çatışan iki devleti Almanya ve Fransa’yı bir birliğin temeli yapmışsa, geçmişte kendi kültüründen olmayan ama en çok çatıştığı Türkiye’yi de bünyesine alarak, kuruluş felsefesine uygun olarak dünyaya yepyeni bir sesle sözünü söyleyebilir. Varlığını yeni bir platforma taşıyarak ömrünü uzatabilir.
Bu söz; barış, onarma, insanileşme, iyileşme, yaşam standardını yükseltme; yani huzur ve mutluluk olarak bizim de, bölgemizin de giderek dünyanın da ‘en mübrem ihtiyacı’dır.
1988′de ‘Yılın Şairi’ ödülü ‘Kendini Yusuf Gören’ adlı şiir kitabımla bana verilmişti Türkiye Yazarlar Birliği tarafından. Aynı yıl ‘deneme’ ödülü ise Prof. Hüsrev Hatemi’ye verildi, yanılmıyorsam ‘Yozlaşmadan Uzlaşmak’ adlı kitabına.
Sanki bu günler, bu olaylar için yazılmış
Popularity: 7% [?]

Son Yorumlar