Önce, Ramazan Bayramınızı kutluyorum sevgili okuyucularım.

Orucun, insana sağladığı derin kavrayışı öne çıkarırken, diğer insanlara uzatılan anlama köprülerini de olabildiğince korumak gerek.

Bu, bedeli ödenmiş; uğrunda saatlerce aç-susuz kalınmış bir gerçektir.

Bedeli, bedenimizce odenmiş, ama ödülü ruhumuza damıtılmış, algılarımıza karılmış bir zenginlik…

Anbean yaşadığımız, soluklarımızla kaydettiğimiz, yürek vuruşlarımızla çetelesini tuttuğumuz, sahur ile iftar parantezi arasına sıkışmayan, daha sonra da iftardan sahura uzanarak coşan bir gönül yücelmesi söz konusu; kıpır kıpır…

Hayatı bayram yerine çeviren bir göz yanılması…

Tut ki, göğün ve yerin mavi ve yeşille düğümlenen noktasına koyverilmiş bir sayha, bir çığlık, bir kayboluş; belki de, bir tren düdüğünün umutla korku arasında gidip gelen yankısı gibi…

Yazılmış yargımız, mührünün böğrüne; okunmuş kararımız, imzasının üstüne, bilinmezin umuduyla mayalanmak bu olsa gerek…

Beklemek ve yürümek…

Acıkmak ve doymak…

Susamak ve kanmak…

Susmak ve konuşmak…

Bir gece, gökyüzünde yıldızın ağmasını izlersiniz. Yüreğiniz de birlikte ağar..

Nereye?

Yazgınızın peşine…

“Havf ve reca” derlerdi eskiler, korku ve umut yani…

Bununla mayalanıyor gönlümüz şimdi, bununla bayramlanıyor.

Çocuksunuz, bir oyunun içinde, ayrı ayrı yerini tutmuş yüreklerin, sizi gözüyle sevip gönlüyle saran yüreklerin, yüreklerini düşeceğiniz her yere seren yüreklerin, kale hisarları gibi benliğinizi koruduğunu çeperlerinizde hissettiğiniz demler…

Tüm dünya avucunuzun içinde.

Bağırsanız dünyayı bağırıyorsunuz, gülseniz tüm sevinçler köpürüp kaybediyor karanlığı. Bir sokak, biraz güneş ve bir arkadaş yetiyor çocukluğun sonsuz deryalarına dalmaya.

Kayboluyorsunuz.

Takvimin bir yaprağına mı silindiniz? Hayır. Belki de kabardı, koca bir takvim oldu o yaprak.

Gününüz yüzyıl gibi…

Geceniz bir solukta.

Göz yumup açan çağda.

Belki de çocukluk bunu büyüten şey.

Tüm yaraları sağaltan, dağları dağlayan büyü…

Eğer bir erişkin olsaydınız, göz açıp kapayıncaya kadar geçecekti hayat.

Her tarafı bayıltıcı bir kokuyla kuşatan bir buhurdan çocukluk.

Yazın böyleydi de, kışın bir farkı mı vardı?

Bir günü doldurmaya bazan bir yağmur damlası, bazan bir kar tanesi yeterliydi.

Cama burnunu dayamış oturan çocukluk, hem dışarıyı gözlerdi, hem de cama yansıyanları…

Geçen zamanla, gelecek zamanı gözünde harmanlayıp…

Vay ki kırılan bir aynaya, bölük pörçük yansıyan ömür!

Vay ki gençlik! Hangi dağda kaldı ceylanın?

Vay ki gençlik: ummanlarda, ümranlarda…

Ne güzel demiş o büyük veli Hacı Bayram:

“Bayramım imdi, bayramım imdi

Bayram ederler yar ile şimdi…”

Ölüm yani..

Anlayabilene…

MERHABA ANDINI ÖPTÜĞÜM YAPRAK, MERHABA!

Gümbür gümbür akan bir su bu, köpükleri gökkuşağı çizer.

Şavkı yaman vurur ovalara, mermi çabukluğuyla.

Vurulmuş bir kuş gibi zaman, hayatın behrine düşer.

“Bir kuş gibi kollarına düştü mü, sevdiğin insanın başı?”

Herşey, bildiği gibi devam eder.

Dönüşünü sürdürür dünya; hem kendi etrafında, hem de güneşin…

Bu; gün, ay ve yıl ve mevsimler demektir.

Koynundan geçmiş çağları çıkarır, eski uygarlıkları, kadim zamanları…

Toprağı, insanları, şehirleri; kanı ve savaşları…

Nice bilge kişiler, anladığı hayatı anlatmaya çalışır bize…

Üç bin yıl öncesinden, iki bin yıl evvelinden, bin yılın ötesinden, yüzyıllardan fısıldarlar… Nedir anlattıkları?  “An”dır anlattıkları. “An” nedir?

An, hayattır.

Değil mi ki, bir damla suda okyanuslar gizlidir. Değil mi ki, toprak canımızın förmülüdür, değil mi ki, bir penceredir dünya…

Her gelenin bakıp geçtiği…

Şimdi bizim vaktimizdir ey can, bizim demimiz…

Bizim günlerimiz.

Bizim gölgemiz.

Gölge,insanın kaydedicisidir diyor 1800 yıl önce Samsat’ta doğmuş bir bilge:Samsatlı Lukianos..

Bizim havzamızın adamı.

Hayata herkes sözlü, herkes nişanlı yaşamaya…

Herkes, ama herkes ölüme nikahlı…

Gölgemiz toprağa düştükçe, vuslatımız toprağa.

Ne diyor Pir Sultan?

“Kara toprak senden üstün olursam…”

Aynen böyle.

SÖZÜMÜZ TOHUM GİDER…

Bu şehre, bu ülkeye, belki de bu dünyaya…

Gün gelir deriz, diyeceğimizi.

Belki emperyal bir sada, fatih bir söz; belki de bir umut olarak dikilmiş bir fidan bozkırın rüyasına…

Tepeden, kuşbakışı bakın bu ülkenin; bu ezilmiş, çiğnenmiş, harap edilmiş bu ülkenin haritasına.

Dağlarını görün toprağı süzülmüş, ovalarına bakın sahipsiz, kimsiz kimsesiz ve hele de suları…

Pınarları, dereleri, ırmakları, denizleri…

Nasıl da kirli son yılların vandal talanıyla, nasıl zehirli, nasıl çirkin…

Eliniz değse kirlenir.

Böyle miydi?

Bu şehirler, bu ülke böyle miydi?

Bu gök, bu su, bu ormanlar, bu toprak böyle miydi?

Anasır-ı erbaa derdi eskiler, dört temel unsur, hayatın dört kaynağı.

Su, hava, toprak, ateş…

Buna insanı da ekleyin diyor şair, ki; elbette doğrudur.

Biz yoksullaştırdık.

Kirlettik.

Yok ettik.

Biz…

Hepimiz….

Ya bu şehir?

Bu şehir “adam”lığını yitirdi.

Yirmidört ayar haysiyetini…

Ama önce sözün senedi yırtıldı.

Ahdimiz…

Ahdimiz kiminleydi?

Sonra vefamız uçup gitti göklere, bozduman misali…

Vicdansız, merhametsiz, egosantrik müstekbirler olarak kaldı kalanlar,geride…

Güneşe doğru havalandı, balmumundan kanatlı, kibirlerin  “İcarus”u.

Yok olan kimdi aslında, neydi?

Kim?

Popularity: 43% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar

  • No related posts