Yanlışı düzelten merci
Malatya Yenigün
Bu yazıyı yazdır
30 October 2008
Bir kere, şu konuda anlaşacağız: Herkes hata yapar.
İkinci olarak da, hata yapanın, yanlış yapanın, bu eğrisi düzeltilmedikçe, hata miktarı da geçen zamana uygun olarak artar.
Bu, kişiler için de doğru, kurumlar için de…
Hatası
düzeltilmeyen, düzeltilmesine cesaret edilemeyen kişi ve kurumlar, bu
yüzden birdenbire, biriken, dağ gibi büyük yanlışların altında kalarak
yıkılırlar.
Hazreti Ömer’le ilgili bir olay anlatılır…
Hutbeye
çıktığında, “Ey cemaat, beni dinleyin” der. Cemaatten biri ayağa
kalkar, “Bir şeyi açıklığa kavuşturmadıkça, seni dinlemem” diye
yanıtlar.
Konu şudur, bir savaşa katılmışlar. Ganimet olarak elbiselik kumaş
düşmüş herkesin payına. Adam uğraşmış, düşen kumaştan bir giysi
yaptıramamış. Oysa ki Halifenin üzerinde, o ganimetle yapılmış yeni bir
elbise varmış.
Onu açıklamasını istiyor.
Halife de, aynı
savaşa katılan oğlunun, payını kendisine verdiğini, ancak onunla
kendisininkini birleştirip, bir giysi yapabildiğini açıklar.
Adam. “Şimdi seni dinleyeceğim” der.
Hazret
Ömer, hemen dua eder: “Allahım” der, “Çok şükür ki Ömer’in cemaaatinde,
yanlışını düzeltecek cesarete sahip insanlar var!”
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İmam-Hatip lisesi mezunudur.
Milli Türk Talebe Birliği gençlik teşkilatında çalıştığı da biliniyor.
Kimbilir
bu olayı, iç geçirerek, hasret duyarak, örnek alınması gerekli bir olay
olarak, kaç konuşmasında kullanmış; kaç kez dinleyicilerine tavsiye
etmiştir.
Şimdi, ülkeyi yönetiyor.
Bir bakıma Hazreti Ömer’in makamında.
Peki, yanlışını düzeltebilecek cesarete sahip insanlar var mı çevresinde?
Ya da eleştiriye tahammül edebiliyor mu?
Bu, Tayyip Erdoğan’ın ve partisinin temsil ettiği yasama ve yürütmenin, eleştiri ile ilgisi…
Peki, yargı ne alemde?
Türkiye’nin en önemli kurumu olması lazımgelen yargı eleştirilebiliyor mu?
Herhangi
bir yargıç için yapılan eleştiri, yargıya intikal edince, jet hızıyla
dava sonuçlanıyor ve eleştiren ağır para cezalarına çarptırılabiliyor.
Yanlışsa,
okuyucularım düzeltsin, trafik kusuru işlediklerinde, milletvekillerine
ve yargıçlara ceza kesilemediğini hatırlıyorum.
Türkiye’de şu sorun var: Kimse adalet istemiyor, herkes adaletsizlikten pay istiyor.
Önce milletvekilleri trafik cezasından muaf oldu.
Bunun anlamı ne?
Her türlü trafik kusuru işleyebilirler demektir.
Arkasından da yargıçlar…
Belki, başkaları da vardır.
Gelelim Türk Silahlı Kuvvetleri’ne…
Kanunlarda yapılan değişikliklerle, eleştirilemez hale getirildi.
Bu çok yanlıştı…
1996’da Milli Güvenlik Akademisi’ne, Başbakanlık adına katıldım.
Altı ay, Türkiye ve dünya sorunları ile ilgili, şimdi de çok yararlandığım, çok güzel bir eğitim aldım.
Çok değerli asker ve sivil arkadaşlarım oldu.
Mesela,
şimdi bir parti kuran Tümgeneral Osman Pamukoğlu sınıf arkadaşımdı,
terörle mücadelenin mütevazı kahramanlarından Tümgeneral Bahtiyar
Türker de, emekliliğinde TAİ Genel Müdürlüğü de yapacak olan Hava
Kuvvetleri İstihbarat Başkanı, her zaman “adam” Tümgeneral Oktay
Tezsezen de…
Jandarmanın en umut veren komutanlarından Tuğgeneral
Kadir Ali Esener de, hava kuvvetlerinden pırıl pırıl Tuğgeneral Şerif
Saroğlu da…
Birçok kurmay subay arkadaşım oldu ordunun seçkin
subayları arasında, onlarla çok önemli şeyler konuştuk, bazı konularda
da uygarca tartıştık…
Öte yandan sivil bürokratlar; müsteşar, genel müdür düzeyinde çok değerli arkadaşlar…
Bir kısmı emekli oldu, başka alanlarda çalışıyor, bir kısmı çalışmasını bürokraside sürdürüyor…
Anadolu Ajansı Genel Müdürü Hilmi Bengü, Urfa Valisi Yusuf Yavaşcan, Konya Müftüsü Şükrü Özbuğday bunlardan bazıları…
Fırsat buldukça bir araya geliriz…
O
zamanlar, yani 1996’da, asker dostlarıma, ordunun eleştirilmemesinin,
ileride “körtapa”ya dönüşeceğini ve apandisit gibi patlayabileceğini
söylüyordum, ısrarla…
Bence her kurum ve kişi eleştirilebilmelidir.
Eleştiriye açık olmak, bir özgüven gerektirir çünki, bunu hepimiz biliyoruz…
Kendine güvenenler eleştiriden korkmaz.
Hatta, öncelikle kendi içerisinde eleştirisini yapabilmelidir.
“Nefs muhasebesi”, “özeleştiri”, ya da “otokritik” denilen şeyi, bu nedenle çok önemsiyorum.
Bunlar insanı hata yapmaktan korur.
Öte yandan, eleştiriye açık olmak da, bir konuyu tüm ayrıntıları ile doğru düşünmemizi sağlar.
Benim tanıdıklarım içinde, eleştiriye açık adam Turgut Özal’dı…
Daha doğrusu, Özal kardeşler, eleştiriye açık olarak yetiştirilmiş, bilimsel düşünen insanlardı.
Bu nedenle de, onlarla her şey tartışılabilirdi.
Başarılarının, buna bağlı olduğunu düşünürüm.
EĞRİ DÜZELTEN OKUYUCU
Lafı nereye getireceğim?
Yenigün’de son yayınlanan yazım, turizm konusunda açılımlar getirmeye ve kültür turizmini işlemeye çalışıyordu.
Yazımda İstanbul’un 2010’da “dünya” kültür başkenti olacağını yazmıştım.
“Fatih”
adıyla yazan değerli okuyucum, İstanbul’un 2010’da, dünya değil
“Avrupa” kültür başkenti olacağını hatırlatarak, çok zarif bir düzeltme
yapmış Yenigün’de, okuyucu köşesinde.
Nasıl mutlu oldum, bilemezsiniz…
Okuyucularımın
belli bir kalitede olduğunu biliyorum. Çoğunun, mektup yerine telefon
ya da elektronik posta aracılığıyla bana ulaşarak, beğenilerini ya da
eleştirilerini iletmelerinden de, çok memnun oluyorum.
Sağlıklı eleştirinin, bilimsel eleştirinin ne büyük bir nimet olduğunun bilincindeyim.
Malatya’daki
bazı kurumların eleştirilmekten hazzetmediklerinin de farkındayım.
Onlar da yanlışlarını, kafalarını duvara vurduklarında anlayacaklar.
Güçlü olduğunu zanneden herkes, kendini dokunulmaz zanneden her kurum, eleştiriden nefret ediyor bizim ülkemizde.
“Benim
kim olduğumu biliyor musun?” önsözüyle başlayan her konuşma, dipsiz bir
kuyunun boşluklarında yankılanan ses gibi, yok olmaya mahkumdur.
Tarih, bunların hikayeleri ile doludur ve tarihin çöplüğü bunların kalıntılarının mezarlığıdır.
Bilmeleri gerekir ki, insanoğlu bir “hiç”tir.
Kendi kişisel değeri, insana ve insanlığa yaptığı hizmetle orantılıdır.
İnsanlığa katkıda bulundukça, bir “hiç” olan değerine, artılar eklenir.
Güç de, bizim inancımıza göre sadece “Allah”ındır.
Bunu, tarih ve felsefeye ilgi duyanlar, daha çabuk görüyor ve daha iyi kavrıyor.
BİR SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜ OLARAK MASTÖB
MASTÖB’ün açılımını biliyorsunuz: Malatya Sivil Toplum Örgütleri Birliği.
Geçen hafta İstanbul’da 2.Genel Kurulu vardı, katıldım.
Yönetim Kurulu için, tek liste ile seçime gidildi.
MİAD
(Malatyalı İşadamları Derneği) Başkanı Yunus Akdaş, İTKİB (İstanbul
Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçı Birlikleri) Başkanı Hikmet Tanrıverdi,
Arguvan ve Köyleri Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Sadık Kayhan,
turizmin duayenlerinden Türkiye Turizm Yatırımcıları Derneği eski
başkanı Tavit Köletavitoğlu, yılların siyasetçisi Yüksel Çengel,
işadamları Turan Tuna ve Burhan Polat gibi sevdiğimiz dostlarımızla
birlikte, bizi de yönetim kurulu üyeliğine seçti genel kurul.
İnönü
Üniversitesi’nin bünyesinde başlayan aktif katılımcılığın, MASTÖB’le
uyum içerisinde, ileriye dönük düşünce ve eylem uygulayıcısı olması
beklenir.
Üniversite, belediye, vilayet, STÖ’ler, hatta Malatyaspor, bu şehir için elbirliğiyle güzel şeyler yapmalı.
Sonuç
olarak görmek istediğimiz Malatya’nın; ahalisi varlıklı, insanı
kültürel açıdan gelişmiş ve şehir modern ihtiyaçlara cevap verecek
düzeyde olmalı.
MASTÖB, bunları gerçekleştirmek için yol haritası oluşturmakta bir şanstır, doğru kullanılırsa…
Özellikle belediye/ler ve valilik, bu dişliye uymalı.
Uyacak hale getirilmeli.
Soru çok basit ve tek:
Şu anda içinde yaşadığımız Malatya’dan geriye nelerin kalacağını düşünüyorsunuz?
Şehrimizin yıllar süren yokluğunu ve yoksulluğunu anlamak için, bu soruya cevap aramak yeterli.
GÜNDEM OLUŞTURMAK MI?
Doğrusu hoşuma gidiyor…
Gazetenizde
yazılıp çizilen, tartışılan bazı konuların, bir süre sonra Türkiye
gündemine oturması, siyasal partiler tarafından yorumlanması, ülkenin
önemli gazete ve televizyonlarında tartışılması, hoşuma gidiyor.
Bu, “ego”mu okşayan bir durum değil.
Sadece, Malatya’da, bir yerel gazetede oluşturulan geniş perspektifi, övgüye değer bulduğumdan.
Malatya
Yenigün’e hayat veren insanların, Yenigün’ü yönetenlerin, dünyaya
bakışındaki “geniş açı”nın, bir şehrin düşünce hayatında ne kadar
önemli olduğunu anlıyorum.
Yerel gazetenin, nice ulusal gazeteden
daha “bağımsız” olduğunun bilinmesini, ulusal gazetelerde yazan bir
kardeşiniz olarak, öne çıkarmak istiyorum.
Farklı bakış
açılarıyla yazılan, bazan birbirine karşı olan görüşlerin, gazeteye ve
okuyucusuna nasıl bir “fikri canlılık” kazandırdığının bilinmesini
arzuluyorum.
Bunları siz de görüyorsunuz.
Ülkemizde önde
gelen yazar, düşünür ve entelektüellerinin, Yenigün’de yayınlanan
herhangi bir yazı ile ilgili olarak, bana gönderdikleri yorumları,
şimdiye kadar hiç yayınlamadık.
Belki hiç yayınlamayacağız da.
Ama,
bu günlerde bir siyasal partinin, Anayasa Mahkemesi ile ilgili olarak
ortaya koyduğu düşünce, 14 Ağustos 2008 tarihli “Anayasa Mahkemesi
Kapatılsın Mı?” başlıklı yazıda yazılanların paralelinde ise, bunu da
belirtmek, Malatya’da bir yerel gazetenin, zaman zaman gündemin önünde
olduğunu vurgulamak yanlış olmaz. Sadece bu konu da değil…
Dikkatli okuyucular, başka konuları da tespit edip, ortaya çıkarıyorlar.
Önemli olan, hiçbir önyargı olmaksızın, bilimin ışığında Türkiye’nin gidişatını kavramaya çalışmaktır.
Bunu yapmaya çalıştığınızda, yani bilimi öncü kıldığınızda, ileride olursunuz, önde olursunuz, hatta taklit edilirsiniz…
Belki, Türkiye’nin temel meselesi de, sadece budur…
Bilimsel olmak, ya da olmamak…
O nedenle İnönü Üniversitesi’nin, şehrimizin damarlarına taze kan pompalamasını bekliyorum.
Önce
yereli halledeceğiz, sonra ülkemize yönelip, sorunlara çözümler
üreteceğiz, ama bütün bunlar, bilimin öncülüğünde olduğu için, dünya
ile ters düşmeyecek.
Hatta, belki dünyaya da öncülük edebilecek.
O günleri görmek için, elbirliğiyle, büyük bir umuda ve soylu bir çabaya dayanmalıyız.
ÖNEMLİ BİR NOT
Basında
izliyorum, bu günlerde, TBMM, şehit çocuklarının üniversiteye sınavsız
alınması ile ilgili bir yasa üzerinde çalışıyormuş.
%1’den az olmamak üzere, bir kontenjan ayrılacakmış.
Bu
önerinin, terörle mücadele etme konusunu cazip hale getirmek için,
askeri kanattan iktidar partisine teklif edildiğini düşünüyorum.
Onlar da, getireceklerine ve götüreceklerine bakmaksızın, meclise taşımışlar sanıyorum.
Sınavla girilen bir yere sınavsız almak, yapılacak en büyük hatadır.
Şehit çocuklarına, ayda bir milletvekili maaşı bile verilebilir, ama sınavsız olarak üniversiteye almak çok yanlış.
Yüzbinlerce gencin yüreğinde, hınç besleyeceksiniz, kin ve intikam duygusu yeşerteceksiniz.
Onların oluşturacağı çığı da kimse önleyemez.
Şu günlerde üstüste şehit veriyoruz.
Bu ülkenin dal gibi fidanları birer birer toprağa düşüyor.
Konu hassas…
Bu yüzden kimse gündeme getirmeye cesaret edemiyor.
Üstelik “dağda” adamı olan da, DTP’li belediyelerde işe alınıyor.
Madem onlar yapıyor, biz niye yapmayalım düşüncesi, çıkış noktası olarak doğru değil.
Onları terörist diye niteliyoruz; oysa sen devletsin!
Bize, adil bir devlet gibi davranmak düşer.
Tıpkı Edebali’nin, Osman Gazi’ye “Oğul, sen beysin…” başlangıcıyla söylediği nasihatın muhtevasında olduğu gibi…
Üniversitesine sınavla girilen bir ülkede, sınavsız girenler, gencecik beyinlerde isyan fırtınası estirecektir.
Bundan vazgeçilmesi doğru olur.
Dediğim gibi, şehit çocuğuna, belli bir yaşa gelinceye kadar milletvekili maaşına denk düşen bir para ödenebilir.
Bu, ülkemize yük olmaz.
Ama sınavsız üniversiteye almak…
Bu, o kadar yanlış ki…
Bu yazının bir yerinde söylemiştik: Kimse adalet aramıyor, herkes adaletsizlikten pay almaya çalışıyor, diye.
Bu, çok yanlış…
VE BİR ŞİİR
Sizi,
Thomas Ernest Hulme’ın, Cevat Çapan tarafından çevrilen, bir minik
şiiriyle başbaşa bırakarak veda ediyorum bu hafta. Bu ölümlü, Yunus
Emre’nin deyişiyle “gelimli gidimli”; ama yine de bize bağışlanan hayat
ile güzelleşen dünya ile başbaşa bırakarak…
Kendi içimize dönebilmemiz için minik bir fırsat oluşturması dileğiyle…
RIHTIMDA
Sessiz rıhtımın üstünde gece yarısı
Geminin direğinin iplerine takılmış
Asılı duruyor ay. O kadar uzakmış gibi görünen
Bir çocuğun balonu yalnız,
oyundan sonra unutulmuş.
Popularity: 29% [?]

Son Yorumlar