Demokrasilerde, partiler ne yapar? Ülke yönetimine dair hazırlık yapar. Çeşitli konularda, görüşlerine göre politikalar üretir ve halkın karşısına çıkıp oy isterler. Gerisi, hepimizin bildiği gibi. Ya iktidar olarak çıkarlar sandıktan ya da muhalefet.

İktidar olurlarsa, halkın oy vererek desteklediği görüşlerini, uygulamaya çalışırlar. Ya da, millet onlara muhalefet görevi vermiştir, görüşlerine uymayan iktidarın eylemlerini eleştirirler, kendileri olsaydı nasıl yapacaklarını anlatırlar ve yapılacak ilk seçimde halkın güvenini kazanmayı amaçlarlar.
Yani, iktidar olmayı…

Bunun başka yolu var mı? Yok!

Hem siyasal sorumluluğu olmayacak, hem de siyaset yapacak… Böyle şey olur mu? Olmaz.Olursa, adına demokrasi denir mi? Hayır,denmez.
Türkiye’deki garabet de burada. Bakıyorsunuz, siyasal sorumluluğu yok, parti değil, görüşlerini halka onaylatması gerekmiyor, ama siyaset yapıyor. Ülke politikası ile ilgili olurları/olmazları belirliyor, çerçeve çiziyor. Siyasal iktidara, içini dolduracağı çok dar bir alan bırakıyor.

Kim bunlar?

Saymaya başlayalım…

Yargının çeşitli basamaklarından, asker-sivil bürokrasiye, STÖ’lerden sendikalara kadar; basından, bu günlerde özellikle gündemde olan üniversitelere, YÖK’e dek her kurum, iktidara ortak olmak istiyor. Bunun da yetmediği zamanlarda, ben önden gideyim, hükümet, izime basarak gelsin görüşünün öne çıktığı ortamları oluşturmaya çalışıyorlar.

O zaman ne oluyor?

Olan şu: Ülke meseleleri ile ilgili karar merci olarak halk diskalifiye oluyor. Görev vermediği kişi ve kurumlar, halkın adına karar vermeye başlıyor.
Demokratik olanla, olmayan arasındaki hassas nokta da burası mı dersiniz?

Mesela şunun gibi…

Sizi mahkemede savunmak üzere güvendiğiniz, anlaştığınız bir avukata vekaletname veriyorsunuz, ama mahkemede bir başkası, tanımadığınız ve vekalet vermediğiniz birisi, herkesi susturuyor, adınıza konuşuyor ve sizi savunmaya kalkıyor.

Tamı tamına böyle olmasa da, olay bu görüntü ile üst üste çakışıyor gibi.
Mahkemeyi yürüten yargıç, bu durumun hukuka uygun olmadığını söylüyor.
Ona da itiraz ediyor. Çok sevdiğini söyleyerek, sizi bile susturmaya çalışıyor.Gerekirse kaba kuvvet ve şiddet de kullanıyor.
Siyasal erkin alanına giren konularda ray döşeyen, çerçeve çizen, sınırlar belirleyen her kişi ve kurum, ne adına hareket ederse etsin, bu olaydaki gibi gülünç duruma düşüyor.

Genel seçimlerde, yüzdenin milyonda biri kadar oy almış, bir oda ve tabeladan ibaret siyasal partiler bile, gerektiğinde gümbür gümbür konuşur da, çok büyük güçler vehmettiğimiz kurum ve kuruluşlar, susmak zorundadır. Sorulduğunda, düşüncelerini, bağlı oldukları bir üst makama iletirler. Hepsi bu kadar.

Eleştirmek başka şey, kendini, anayasanın da üzerinde görmek, sınırlar çizmek başka şeydir. Buradaki inceliğe dikkat etmek gerekir. Günümüz Türkiye’sinde, basının ilişkilerde algılayamadığı şey de bu.
En çok da siyasi partilerin hassas olmaları gerekir.

Siyasal iradeye müdahale hisseder etmez, iktidarın vaziyet almasını beklemeden, önce Ana Muhalefet Partisi, daha sonra da diğer partiler buna müdahale etmeli, aslan kesilerek savunmalı.

Aslan dedim de, televizyonda, belgeselde gördüğüm bir sahneyi hatırladım. En çelimsiz çakallar bile, kendi özel kokusunu kullanarak hakimiyet alanını belirliyor ve hayatı pahasına o alana kimseyi, bazen bir aslanı bile sokmuyor; aslanın üzerine yürüyor ve kaçırıyorsa, bundan alınacak büyük dersler olmalı.

Bütün bunlar nereden aklıma geldi?

Fi tarihinde, Hasan Cemal’in yazdığı bir yazıdan.
Hani canım, Genelkurmay’ın parti mi olduğunu sorgulayan bir yazısı vardı ya.

Popularity: 5% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar