Türkiye tarımının 2007 çığlığı
Malatya Yenigün
Bu yazıyı yazdır
3 Nisan 2008
En başta anlaşalım…
En başta…
Siyasetin tarifinde…
Siyaset, halkın mutluluğu için çalışmak mı?
İllüzyonla, halkı mutlu olduğuna inandırmak; yani kandırmak mı?
Doğru olan, halkın mutluluğu için çalışmak olmalı.
Önce bunda anlaşalım…
Sonra uygulamaya bakalım…
İktidar partisi, çoğu zaman Tarım Bakanı’nın, zaman zaman da Başbakan’ın ağzından, tarımın ne kadar ileri gittiğini, geçmişe göre ne kadar iyi durumda olduğumuzu, çeşitli vesilelerle, çoğu zaman da “Ulusa Sesleniş” lerle açıkladı.
Muhalefet partileri ise, nedense bu konu ile ilgilenmedi. Daha çok türbandan başlayarak, soyut konuları gündeme taşımayı tercih etti.
Oysa, herhangi bir muhalefet partisi, Türkiye’deki şu tarımsal politikasızlığı eleştirerek, iktidarı her zaman dut gibi silkeler(di).
Doğruları halka anlatarak, bu yanlış uygulamayı göz önüne serer(di)…
Böylece, hükümeti yanlışından döndürmek mümkün olabilirdi.
Yapmadılar nedense…
Bize de Başbakanın anlattıklarını dinlemek kaldı, kala kala…
Bunu kabullendik, derken, saçımız önümüze düştü…
Kendi gerçeğimizle yüzleştik birkaç gün önce…
Sen ne söylersen söyle, nasıl pembe bir tablo çizersen çiz, rakamlar söyleyeceğini en kesin dille söylüyor…
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ,27 Mart 2008 günü, tarımda 2007 üretim rakamlarını açıkladı.
Kimse fazla üzerinde durmadı.
Değer yargıları tersyüz edilmiş bir ülkede, önem sıralaması da değişir.
Normal olarak, böyle bir durumda muhalefet partilerinin TBMM’yi birbirine katması, iktidar partisinin de, en azından, başarısız olan Tarım Bakanı’nın istifasını istemesi gerekir değil mi?
Ne yazık ki, bu ülkede siyaseti yönlendirenler, köylü kadar bile feraset sahibi olamadılar. Bilirsiniz, köylümüz, herhangi bir olayı, “Mala, davara bir zararı var mı?” yaklaşımıyla değerlendirir. Eğer zararı yoksa, o olaya metelik vermez. Konuşmaz bile.
Ama, zararı varsa, kıyameti koparır kendi çapında.
Ne basın, ne iktidar, ne muhalefet önemsedi; Türkiye tarımının 2007 yılı karnesi sahipsiz kaldı. Bir bakıma cami kapısına terkedilmiş gayrimeşru çocuk muamelesi gördü.
Zaten, tarımın ne önemi var ki, rakamlarının da bir önemi olsun bu ülkede…
En fazla ne olur?
Yiyecek ekmek bulamayız, onu da ithal ederiz.
Zaten az olan gelirlerimizin bir kısmını yiyeceğe veririz, olur biter.
Ne kadar acı…
Gelelim TÜİK rakamlarına…
Bu yıl ambarımıza, geçen yıla göre %14.2 daha az tarla ürünleri girdi.
Buğdayda bu oran,%13.9 oldu. Yani, geçen yıl 20 010 000 ton olan buğday üretimi 17 234 000 tona düştü.
Bu çok önemli.
(ABD kaynakları, uzaktan algılama yöntemiyle 16 milyon ton civarında olduğunu ilan etti.)
Bir diğer önemli rakam arpa üretimindeki %23.5’luk düşüş. Geçen yıl 9 551 000 ton olan üretimimiz, ne yazık ki, bu yıl 7 306 800 tonda kaldı.
Rakamlarla sizi sıkmadan, kısa geçiyorum.
Mısırda %7.2, çeltikte %6.9’luk bir düşüş söz konusu.
Yani, sonuç olarak geçen yıla göre, yukarıda dökümünü yaptığımız tahılların üretiminde bu yıl ortalama olarak %15.5’luk bir düşüş var.
Bu neden önemli?
Birincisi, tahıl üretimi “birimden verim olarak”, tarımın GSMH içindeki yeri çok az olan ileri batı ülkelerinde bile bizim birkaç mislimiz. Biz dönümden elde ettiğimiz 190 kg. buğdaya sevinirken, onlar dönümden 700 kg. buğday elde ettikleri halde, bunu az görüyor, geliştirmenin yollarını arıyor.
İkincisi de, biz zaten dışarıdan buğday alıyoruz.
2006’da 167 milyon dolarlık hububat ithal edince,kıyamet kopmuştu hatırlayın.. Türkiye’nin, artık kendi kendisini besleyemediğinden söz edilmişti.
Oysa 2007’de hububat ithali, %481’lik bir artışla 973 milyon dolara ulaştı.
2008 martında Türkiye’nin 500 bin ton buğday ithal edeceği sözü bile, birkaç gün önce Chicago borsasında buğday fiyatlarında 72 sentlik ani bir sıçramaya sebep oldu, hatırlayın.
Türkiye tarımı görmezlikten geldikçe, tarım da Türkiye’yi yerden yere vuruyor.
Artık şunu anlamalıyız: Tarım-orman-gıda-çevre, geleceğimizi belirler.
Bu bakımdan çok stratejiktir, o oranda da önemli…
1980’li yılların başında tarım ürünleri dış satımı 2 milyar dolar civarında iken, tarım ürünleri dış alımı sadece 50 milyon dolardı.
Gelelim bugünlere…
2007’de dışarıya 3.724 milyar dolarlık tarım ürünü satarken, 4.640 milyarlık tarım ürününü dışarıdan alıyoruz.
Yani batmışız…
Yani eksideyiz…
Güler misin, ağlar mısın?
Üretimimiz tüketimimize yetmiyor. Sağdan soldan buğday alarak karnımızı doyuruyoruz.
Şimdi ne yapacağız?
Daha çok buğday alacağız demektir.
Peki, bulabilecek miyiz?
O da zor.
Çin, beslenme alışkanlıklarını değiştiriyor. Pirinç lapasından buğdaya dönüyor. Kazakistan’dan Arjantin’e kadar, buğday ithal ettiğimiz yerlerdeki ürünü şimdiden kendine bağlamış.
İşimiz zor yani.
Görüyorsunuz ki, en kolay yolu, doğru bir tarım politikasıyla, “birimden verimi artırarak”, bilimsel bir tarım yaparak, üretimimizi artırmak(tı).
Fakat, bu ülkenin böyle bir derdi yok.
Ne iktidar, ne muhalefet, ne de basın bununla meşgul.
Herkesin, bu sorun için bahanesi hazır; kuraklık…
Sanki, dünya Türkiye’den ibaret gibi…
Başka ülkelerde niye böyle düşüşler yaşanmıyor?
Onlar, bilimle atbaşı sürdürdükleri tarım politikaları sonucu, hazinelerini doldurmaya devam ediyor…
Doğrusu, benim içim daraldı.
Siz okumaktan usanmadıysanız, baklagil üretimine geçelim.
Bakalım, orası nasıl ses veriyor?
Baklagillerde toplam olarak %11.6 azalma var geçen yıla göre.
Nohuttaki %8.4’lük, fasülyedeki %21.3’lük, Yeşil mercimekteki %36.7’lik, kırmızı mercimekteki %12.4’lük azalmayı önemsemek lazım.
Bizim insanımızın, tahılın yanında baklagil yemekleriyle öğününü zenginleştirdiğini unutmamak gerek.
“Pilav üstü az kuru” lafı bunu çok iyi özetler.
Yine hazin olan şudur ki, birkaç yıl önce koyacak yer bulamadığımız mercimeği, satın alıyoruz artık.
“Turpun büyüğü torbada” derler ya, o hesap…
Asıl tehlike yağlı tohumlarda…
Toplam olarak %21.4’lük bir azalma var yağlı tohumların üretiminde. Yani halkımıza bitkisel yağ yedirmek için, dışarıdan aldığımız yağlı tohumları, bu yıl daha çok almak zorundayız.
Yağlı tohumlarda ithalat %66 gibi bir rakama çıktı 2007’de.
Hani Sezar, kendisini öldürmek isteyenlerin arasında evlatlığı Brütüs’ü görünce, “Sen de mi Brütüs?” demiş ve ardından eklemiş: “Öyleyse, öl Sezar!”
Bakar mısınız?..
Bu kadar çok toprağı olan, bu kadar çok genç nüfusa sahip olan, bu kadar çok köylüsü olan Türkiye açlık çekecek…
“Öyleyse öl Sezar!” dememiz lazım, diyemiyoruz.
Memleket bizim memleketimiz, millet bizim milletimiz.
Üstelik vakti zamanında bunlar tek tek anlatıldı Türkiye’yi yönetmeye hazırlananlara…
Merak edenler, 2002 yılında AK Parti’ye sunduğumuz “Türkiye’nin Tarım Siyaseti” adlı raporumuzu okuyabilirler.
Bulmaları da çok kolay, www.cumaliunaldi.com ‘u tıklamaları yeterli.
Devam edelim…
Ayçiçeğindeki %23.6’lık azalma, tarım için tehlike çanlarının çalmasına yeter de artar bile.
Tütünde %18.5, şeker pancarında %14.1’lik bir azalma var geçen yıla göre.
Pamuktaki %10.8’lik azalma da önemli ülkemiz için.
Bunlar endüstri bitkileri, yağdan tekstile kadar her şeyin ham maddesi…
Bunların bir kısmını, ne yazık ki, yıllardır dışarıdan satın alıyoruz, sanki bizim üretme imkanımız yokmuş gibi…
Bu sene %21.4 daha fazla alacağız…
Bir de hayvancılık yönü var tarımımızın… Her sene gerileyişini kendi gözümüzle gördüğümüz hayvancılığımız…
Hayvancılık neden geriliyor sizce?
Çok basit bir sebebi var; sadece, hükümetin, tarımı iyi dizayn edememesinden…
Yem bitkileri deyip duruyoruz, fiğ üretimindeki azalma geçen yıla göre %48.4.
Yem bitkisi, yani hayvana yedirilecek yem olmayınca hayvancılık olur mu?
Bu yazının başında arpa üretiminde, geçen yıla göre %23.5’luk bir gerileme vardı, hatırladınız mı?
Arpa ve fiğdeki bu azalma, kırılma noktası bence.
Bir bakıma, önümüzdeki yıl, menşeine ve hatta hijyenik durumuna bakmadan, her bulduğumuz yerden et alacağız demektir.
Tabii ki parayla… da, hangi parayla?
Tarım ürünleri üretimini kıyaslamayı sürdürelim mi?
Ülkemiz için çok önemli olan bir başka üretim kalemine geçelim isterseniz…
Zeytin üretiminde %39.1’lik,fındıkta %19.8’lik,Antep fıstığında %33.3’lük bir azalma, çok çok üzücü…
İncirde de aynı şey sözkonusu…
Bu, tarım politikasızlığının çığlığı, telef edilen beş yılın figanı demek.
(Başbakanın etrafındaki üç ismin kulakları çınlasın; Prof. Dr. Nabi Avcı’nın, Prof.Dr. Ömer Dinçer’in, Dr.Yalçın Akdoğan’ın…
Bir de Enerji Bakanı Dr. Hilmi Güler’in, o zamanlar AK Parti Ar-Ge’nin başındaydı.
Ne kadar anlatıldı beş yıl önce, bugün olacaklar…
Üstelik tamamı yaşanmadı daha olacakların. Şimdilik bunlar fragman, yani tarım “parça gösteriyor”.)
Sebzeden meyveden tutun da, hemen hemen yediğimiz içtiğimiz her şeyin üretiminde ciddi bir gerileme var.
Sektör olarak tarım, bu yıl %7.3 geriledi; bunu herkes bir kenara not etmeli.
Bu yıl böyle oldu da, gelecek yıl daha mı iyi olacak?
Ne mümkün…
Tarımda organizasyon topraktan başlamalı, yani en zor olandan başlayıp, iyileştirmede kolaya doğru gidilmeli.
İktidar ne yapıyor?
Sesini yükseltip direnene hazineden avanta para veriyor.
Yani en kolay yolu tercih ediyor, en zahmetsizini…
Ama en tehlikelisini…
AK Parti yazık etti; hem kendine, hem umudunu kendisine bağlamış ülkenin neredeyse yarı nüfusuna, hem de ülkeye.
Anlaşılır gibi değil, beş yıl önce, bugün yaşananlar konuşuldu, anlatıldı, durumun kritik olduğu vurgulandı, hem de en üst seviyede.
Ne yazık ki, ak kağıt üstüne doğru yazılanları, uygulamaya koymadı hükümet.
Uygulamayınca da nazarlık gibi kaldı.
Ne yazık….
Gelinen durumda ne olmalıydı?
Düzgün bir ülkede tarım bakanı edebiyle istifa eder, hükümet acil durum ilan eder, basın bu konuların üzerine odaklanır…
Neden?
Çünki gıda, “hayati önem”e haizdir bir ülke için, ilaçtan bile önemli.
Dışarıdan aldığınız her tarımsal ürün ile, başka bir ülkenin çiftçisini, kendi kıt kaynaklarınızla besliyorsunuz demektir.
Kendi tarımınızı doğru planlarsanız, dışalım için, yani başka ülkenin çiftçisini desteklemek için vereceğiniz parayı, kendi tarımınıza harcarsanız, kimseye muhtaç olmadan yaşarsınız.
Ayrıca, ürettiğiniz fazla gıda maddesini satarak, başka ülkeleri size bağımlı hale getirirsiniz.
Yani, paranızla sattığınız ürünleri bile, stratejik bir silaha dönüştürebilirsiniz.
Peki, bu kadar zor mu Türkiye’nin tarım sorununu çözmek?
Kolay ki, ne kadar…
Yıllardır yazıyorum, “Atın önündeki eti ite, itin önündeki otu ata” vereceksin, hepsi bu…
Yani, doğru planlama…Doğru zamanlama…Doğru adam tercihi….
Bilimi öncü kılacaksınız kendinize, başka yolu yok!
Bir bakıyorsunuz, küçücük ülkeler, ürettikleri tarım ürünlerinin birimden verimini artırarak, o alanda hakimiyet kuruyor; bir bakıma gıdadan hareketle stratejik üstünlüğü yakalıyor.
Peki Türkiye?
Sözde tarım ülkesi….
Hali ortada…
İçimiz sıkılıyor.
Geçmişimize de yazık, geleceğimize de…
Yazık.
BİR HATIRA, BİR DERS…
Yıllar önceydi, bir arkadaşımız, oturduğumuz kente yakın bir kentin üniversitesine rektör olmuştu.
Birkaç arkadaş, tebrike gitmeye karar verdik.
Bir arabaya doluştuk, zaten çok yakın olan diğer kente gittik.
Rektör olan arkadaşımızı tebrik ettik, o da bizi bırakmadı-demek ki yemek vaktiydi-o şehrin, hiç unutmuyorum, “kayadibi” adını taşıyan güzel bir lokantasında yemeğe götürdü.
Hepimizin kadim dostluğu vardı, geçmişte…
Çok önemli zamanlarda, hayatımızın önemli anlarını paylaşmıştık birbirimizle…
Ziyarete giden dört arkadaş, benimle birlikte, o zaman Anayasa Mahkemesinin en yeni üyelerinden olan Haşim Kılıç, o zamanki Ankara İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Said Yazıcıoğlu, yazar Fehmi Koru’ydu…
Tebrik için ziyaretine gittiğimiz dostumuz ise, o zaman Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü’ne atanan Prof. Dr. Beşir Atalay’dı.
Yemekte, dostluk üzerine konuştuğumuzu hatırlıyorum, siyaset konuştuğumuzu da…
Aradan çok zaman geçti.
Biraz önce, Anayasa Mahkemesi’nin, AK Parti’nin kapatılmasına dair savcılık iddianamesini görüşmeyi kabul ettiğini haber aldım.
Nereden nereye…
Haşim Kılıç, şimdi, yargılayacak olan mahkemenin başkanı, Said Yazıcıoğlu ve Beşir Atalay da kapatılması istenen partinin iki önemli bakanı…
Fehmi Koru ise, bu konuda adı çokça anılan biri…
Kader bizi epeyce olaya tanık etti…
Kimbilir daha neler yaşayacağız, yaşadıkça neler göreceğiz…
Bundan şu dersi çıkarabilir miyiz?
Olaylar nereye giderse gitsin, dostlukları muhafaza etmek lazım.
Hem de kristal ve değerli, eşi bulunmaz bir biblo gibi.
İki kitap adı var bu babda aklımda.
Birisi, Ataol Behramoğlu’nun bir şiir kitabı “Fırtınayla, Borayla Denenmiş Arkadaşlıklar”;ne güzel…
Diğeri de Selim İleri’nin bir romanı, “Dostlukların Son Günü”;ne kadar hüzünlü, kitap adı olarak bile…
YARGI, SİYASETE YÖN VERMELİ Mİ?
“Köklü demokrasilerde Anayasa Mahkemesi neden yok?”
Soruyu, ünlü bir hukukçu, Kazım Berzeg soruyor 17 Şubat 2008 tarihli Zaman Gazetesi’nde.
Yine kendisi cevaplıyor:
“İngiltere, Belçika, İsrail, Y.Zelenda, Finlandiya, Lüksemburg, Hollanda, İsviçre, Danimarka, Fransa, İzlanda, İrlanda, İsveç, Avustralya, Kanada, Japonya, Norveç ve ABD’de Anayasa Mahkemesi yoktur.
İsviçre, Hollanda, Lüksemburg, Finlandiya, İngiltere, Belçika, Y.Zelenda ve İsrail’de yargı denetimi hiç yoktur.
Başta ABD olmak üzere 22 demokraside, genel mahkemelerin anayasaya uygunluk denetimi yapma yetkisi vardır.
Başta İsveç ve İskandinav ülkeleri olmak üzere, mahkemeler bu yetkisini, yasama alanına müdahale etmeme gerekçesiyle hiç kullanmamışlardır.
Genel mahkemeler arasında en ileri yetki kullananı ABD Yüksek Mahkemesi’dir. O da yasamanın egemen görüşünün dışına çıkmaz.
22 köklü demokrasi içinde sadece Almanya, İtalya, Avusturya’da anayasa mahkemesi var.”
Kazım Berzeg, Almanya ve Avusturya’nın nazi, İtalya’nın da faşist geçmişini ima ediyor.
Türkiye için doğru olanın, Anayasa Mahkemesi’nin kapatılması, onun yerine de İnsan Hakları Mahkemesi’nin açılması olduğunu söylüyor.
Doğrusu da bu gibi…
Anayasa Mahkemesi, hiçbir zaman tarafsız bir mahkeme olamadı.
Her önüne gelen konuda, kimin nasıl oy kullanacağı, herkes tarafından biliniyor neredeyse…
Böylece mahkeme, bir grup lehine/veya aleyhine, siyasal yargı ağırlığı koyarak, adalet oluşturma adına, siyaseti biçimlendirme görevi ile yetkilendirilmiş adeta.
Belki de, AK Parti’nin görünürde üç önemli hatası ve bunların da dayandığı tek neden var: sivil ve çağdaş bir anayasa yapmayı başaramaması…
Üç önemli hatanın….
Birincisi, YÖK’ün kapatılması en doğru hareket olduğu halde, kapatmak yerine, yeni başkan atamak…
İkincisi, Anayasa Mahkemesi’ni kapatmak yerine, Haşim Kılıç’ın eskiden beri kafasında olan ve iktidarı da ikna ettiğini sandığım, üye sayısının 17’ye çıkarılması, iki mahkeme biçiminde ayrışması üzerine kurulu senaryoyu kabul etmesi….
Üçüncüye gelince…
Çok basit, ama çok temel bir konuyu halletmeyi hiç düşünmedi…
Tüm dünyada olduğu gibi, kendi iç düzenini oluşturmuş bir Milli Savunma Bakanlığı kuramadı.
Bunlar, çok şeyi değiştirebilirdi Türkiye’de.
Çağdaş bir dünya ülkesi olurduk.
Ama, geri bir Ortadağu ülkesi olmamız, sanki birçoklarının işine geldi.
Düzen değişmedi.
BİR ŞAİR: YUNUS EMRE
BİR ŞİİR: VAR İSE…
Miskinlikte buldular kimde erlik var ise
Merdivenden iterler, yüksekten bakar ise
Gönlü yüksekte gezer, dembedem yoldan azar
Dış yüzüne o sızar, içinde ne var ise
Ak sakallı bir koca, bilmez ki hali nice
Emek yemesin Hacca, bir gönül yıkar ise
Sağır işitmez sözü, gece sanır gündüzü
Kördür münkirin gözü, alem münevver ise
Gönül Çalab’ın tahtı, Çalap, gönüle baktı
İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise
Sen sana ne sanırsan, ayruğa da onu san
Dört kitabın manası, budur eğer var ise
Manada götürmüşler kardaştan yar yeğrektir
Oğuldan dahi tatlı, eğer doğru yar ise
Gördün yarin doğrudur, baş kogıl ayağına
Çıkar ciğerin yedir, eğer çaren var ise
Gördün yarin eğridir, nen var ise ver, kurtul
Ululardan öğüttür, işittiğin var ise
Az söz er yüküdür, çok söz hayvan yüküdür
Bilire bir söz yeter, sende güher var ise
Bildik gelenler geçmiş, konanlar geri göçmüş
Aşk şarabından içmiş, kim mana duyar ise
Yunus yoldan ırmasın, yüksek yere durmasın
Sinle sırat görmesin, sevdiği didar ise
Popularity: 13% [?]

Son Yorumlar