Türkiye, tamamen kaybetmek üzereyse…
Malatya Yenigün
Bu yazıyı yazdır
29 August 2008
Hukukta bir kural var, biliyorsunuz. Bazı davalarda, dava süresinin uzamasının, taraflarda telafisi mümkün olmayan büyük zararlara yol açacağı kanaati oluşursa, yargıçlar, “yürütmenin durdurulmasına” karar verirler.Birçok dava sürecinde bu uygulamaya şahit olduk.
Davalar sonuçlanınca da, yürütmenin durdurulmasının ne kadar doğru bir önlem olduğu anlaşıldı.
Bu çok önemli bakış açısı, aynı zamanda adaletin gerçekleşmesi için de önemli bir araçtır.
Gidişatın çok kötü olduğu ve tedbir almakta gecikmenin, büyük yıkımlara sebep olacağı durumlar, olağanüstü durumlardır.
Olağanüstü durumlardaki dikkatimiz, kılı kırk yaracak bir uygulamaya imkan vermelidir.
Aynı zamanda, onarılmayacak hasarlar oluşmamalıdır.
Bu mantığı zihnimizde bir yerlere yerleştirip, şu sorulara cevap arayalım lütfen…
Türkiye’de, çevre denilince ne anlıyorsunuz?
Çevre konusunda endişeleriniz oldu mu hiç?
Doğrudan çevre ya da dolaylı olarak çevreyi oluşturan faktörler konusunda…
Mesela tarım, orman konusunda, gıda konusunda…
Tarladan sofraya kadar, bırakın uluslararası akreditasyona sahip olmayı, herhangi bir laboratuvar tarafından bile denetlenmemiş rasgele üretilen gıdaların, gelecek nesillerde nasıl çarpıtmalar yapacağını, ne tür dejenerasyonlar oluşturacağını…
Bu kör kütük yana yana kül olan ormanların, sonuçta, bizi nereye götüreceğini hiç düşündünüz mü?
Mesela, yakın bir gelecekte içme suyu bulmakta zorlanacağımızı, kullanma suyunun çok azalacağını; tarımsal alanda, ya da sanayide kullanacak su bulmakta çaresiz kalacağımızı…
O güzelim evlerimizde rahat oturamayacağımızı….
Hatta ve hatta, yiyecek ekmek bulmanın neredeyse imkansız hale geleceğini…
Mevsimlerin değişeceğini, ya da uç noktalardaki değerlere taşınacağını; yani dayanılmaz sıcaklıkta yazlarla, katlanılmaz soğuklukta kışlara muhatap olacağımızı…
Bunları düşündünüz mü?
Bir yandan tükenen ormanlar, kanserleşmiş toprak; hormon ve ilaçla zehirlenip, öldürücü bir silaha dönüşmüş gıdalar…
Diğer yandan seller, hortumlar, kum fırtınaları…
Kendi oluşturduğumuz kirli çöplükte boğulmamız…
Ne fal açma, ne de “futurist” bir tahmin…
Bir korku filmi senaryosu gibi geliyor ama, korkarım, böyle giderse, çok yakın bir gelecekte yeryüzünde yaşayanların göreceği kıyamet alametleri bunlar olacak.
En çok risk taşıyan bölgelerden, önde gelenin de, ülkemiz Türkiye olduğunu açıkladı uluslararası kuruluşlar.
Mesela, Dünya Bankası Enerji, Taşımacılık ve Su Direktörü Jamal Saghir, Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Türkiye’yi kapsayan coğrafyanın, iklim değişikliği kaynaklı susuzluk problemine karşı, en hassas bölge olduğunu anlattı geçenlerde.
Saghir, şunu da ekledi: “Daha fazla kuraklık olacak ve bunu seller izleyecek. Burada her zaman kuraklık sorunu vardı. Ama şimdi kuraklık dönemleri arasındaki süre kısalacak.”
Yumurta kapıya gelmeden önce lazımdı ama, hiç olmazsa şimdi, vakit çok geçmeden tedbir alınmalı…
Her şeyden önce Türkiye için, iş- güç bir yana bırakılıp, sadece çevre konusunu önceleyen bir program, acilen yapılmalı.
Bunun için de topraktan başlayan bir uygulama, bir plan devreye sokulmalı.
Toprakla birlikte su kullanımı, sürdürülebilir kalkınma için çok önemli.
Aynı zamanda, bu zincirin devamı olarak da gıda güvenliği ve güvenilirliği…
Bütün bunlar, gazetelerden ve televizyonlardan alışageldigimiz kalıp cümleler gibi görünse de, ülkenin ve üzerinde yaşayacak gelecek kuşakların, bir bakıma hayatlarının bağlı olduğu temel argümanlardır.
Hep birlikte, elimizi vicdanımıza koyup, durumu anlamaya çalışalım…
Yıllarca uygulanan yanlış tarım politikaları, bir bakıma politikasızlık, bizi öyle bir yere getirdi ki, bir yandan nüfusumuz hızla arttı, ama üretimimiz artmadı, hatta bazan da geriledi.
Verim bu kadar düşük olmasına rağmen, toprağımız hem yanlış kullanımdan dolayı erozyona uğrayarak yok oldu, hem de aşırı yapay gübre kullanımından dolayı kanserleşti; yeraltı suyumuz aşağılara çekildi.
Aynı zamanda tarımsal ilaç kalıntılarıyla zehirlendik.
Akarsularımız kirlendi…
Çok üstün tarımsal verim alan ülkelerde bile rastlanmayan semptomlar-belirtiler- oluştu.
Sürekli gerileyen bir potansiyel var…
Yerel bir örnekle yetinelim.
Malatya Çat Barajı’nın doluluk kapasitesi 288 milyon metreküp olduğu halde, geçen yıl 80 milyon (%27.7) bu yıl da 45 milyon metreküp (%15.8) su tutulabilmiş.
Bir de genel örnek:
DSİ Genel Müdürlüğü açıkladı, yeraltı suyu işletme rezervimiz, düşe düşe 13.66 milyar metreküpe kadar gerilemiş…
Eskiden 30-40 metreden çıkan su, şimdilerde birkaçyüz metre aşağılara inmiş, azaldıkça azalıyor…
Azaldıkça da, göller başta olmak üzere, sazlıklara kadar, tüm sulak alanlar kuruyor.
Konya ovasındaki sefaleti görmek yetmez mi?
Konya’da yıllık kullanılabilir yeraltı suyu kapasitesi 1 milyar 670 milyon metreküp olduğu halde, 5 milyar metreküp su çekiliyor 94 bin kuyudan.
Üstelik de bu kuyuların 68 bini kaçak (%72.3).
Tuz gölü bile kurudu artık…
Su seviyesi her yıl 4 metre aşağı düşüyor.
Batılı bir tarım uzmanının dediği gibi, Ortaasya’yı çölleştirip Anadolu’ya geldik, Anadolu’yu kurutup nereye gideceğiz?
Bunu, eloğlu soruyor…
Bize susmak düşüyor.
Geçmiş iktidarlar, diyelim ki, hata yaptı, tarım politikası uygulamadı, başıboş bıraktı…
Bu hükümet, bu hataları halka anlatarak iktidar oldu.
%47 oy aldı üstelik, iktidarda 6 yılını tamamlamak üzere.
Ne yazık ki, eskisinden daha çok berbat etti bu 6 yılda, ne yazık…
Gönül isterdi ki, tedbir alsın 6 yıl önce.
Bugün yaşadığımız şeylerin çoğunu yaşamazdık, müreffeh bir ülke olurdu Türkiye.
Rakamlar bizim gözümüzü açmalı.
En başta da, zaten kıt olan kaynaklarımızı, rantabl-verimli- kullanmayı öğrenmeliyiz.
Akıllı ve yerinde harcamalıyız yani.
İsterseniz, biraz daha bakalım mı sayılara?
1970-2000 arasındaki 30 yıllık devrede tarım alanlarında 673 bin hektar azalma olmuş.
Ya üretim?
Malatya Yenigün’de 3 Nisan 2008’de yayınlanan “Türkiye Tarımının 2007 Çığlığı” başlıklı yazımı yeniden okumanızı öneririm.
Hatırlarlayınız lütfen, o yazıda TÜİK verilerini baz alarak, tarımsal üretimin bir önceki yıla göre %14.2 oranında düştüğünü, bunun tehlike çanlarının çalması anlamına geldiğini, acil tedbir alınması gerektiğini yazmıştık.
Bir yanda nüfusunuz artacak…
Artan nüfusun gıda ihtiyacı da artacak…
Aynı zamanda yükselen yaşam standardı, gıdada kalite talebini de yükseltecek.
Düşen üretim artan nüfusunuza yetmeyince, ithalata mecbur kalacaksınız.
Bu şu anlama gelmez mi?
Zaten çok az olan finans imkanlarınızla ve zaten yetersiz olan milli gelirinizle, başka ülkelerin çiftçilerini destekleyeceksiniz, onların üretimine katkıda bulunacaksınız…
Bir yandan da sizin çiftçinizin hayat standardı düşecek, eline geçen para sürekli azalacak.
Tarımınız verimsiz olmaya devam edecek…
Ama, tarımsal üretim için kullanılan ana girdiler; yani tohum, ilaç, gübre, mazot ve işçilik artacak…
Bütün bunların üzerine, bir de çok küçük işletmelerde tarım yaptığınızdan, hem verimsiz, hem pahalı üreteceksiniz, teknolojiden de yeteri kadar yararlanamayacaksınız.
Satarken de dünya fiyatlarına göre, daha ucuza satacaksınız.
Ürettiğinizi ham sattığınız için, işleyerek satmadığınız için, ülke olarak ayrı bir sıkıntıdasınız; zor satacaksınız, ucuz satacaksınız, işçilikten fedakarlık ederek satacaksınız.
Üstüne üstlük, mesela fındık gibi satamadığınız bir ürünü yetiştirip, aynı yerde daha önce yetiştirdiğiniz pirinci dışarıdan satın alacaksınız.
Nasıl, akıllı bezirgan gibi miyiz?
Ne yazık ki, kimse, bu tehlike çanlarının sesini duymadı.
Ormanınız yanadursun, siz habire yüksek gerilim tellerinin birbirine değmesinden helikopter yokluğuna, çoban kavgasından anız yakmaya, terörden komşu devletlerin sabotajla ormanlarımızı yaktığına kadar yüzlerce bahane uydurun.
Aç ve sefil, milyonlarca orman köylüsünün varlığını unutun.
Ormanların bittiği yerden itibaren, bir koruma duvarı gibi, hem yanmayan, hem de sürekli gelir getiren meyve ormanları kurmayı akletmeyin.
Bu bir sır da değil, “meyve ormanları” tüm dünyada uygulanan bir yöntem.
Kırsal sanayi tesisleri kurarak, yetiştirdiğiniz her şeyi işleyerek satmayı düşünmeyin.
Böylece, milyonlarca işsizinize/ya da gizli işsizinize iş imkanı açacağınızı görmezlikten gelin…
Bütün bu olumsuzluklara ek olarak, bir de iki- üç haneden oluşan en ücra mezralara kadar yol, su, elektrik götürmekle övünün.
Bu mezraları, küçük köyleri birleştirip, hizmeti çok ucuza maletmeyi düşünmeyin…
Bu yoksul milletin parasını insafsızca, hovardaca, hesapsız- kitapsız harcayın.
Oy almak için hazineyi kullanın yani…
Bir zamanlar Süleyman Demirel adında bir Başbakan vardı bu ülkede, hatırladınız mı?
1992’lerde erken emeklilik yasasını çıkarmak istedi.
O zamanlar Turgut Özal adında bir de Cumhurbaşkanı vardı, onu da hatırladınız mı?
Üç beş oy almak için yapılacak bu erken emeklilik işleminin yanlış olacağını, gelecekte hazinenin bu yüke dayanamayacağını, bir mektupla bu Süleyman Demirel adındaki zata bildirdi…
Bildirdi de ne oldu?
Süleyman Demirel, işçi sendikalarını tahrik etti, Çankaya’da gösteri yaptırdı…
Sloganları neydi hatırladınız mı?
Ben söyleyeyim:
“Çankaya’nın şişmanı, işçi düşmanı”
Özal çırpındı durdu engellemek için, başaramadı…
7 Şubat 1992’de, kanunu ikinci kez veto etti, yine de engelleyemedi.
Basın da dahil olmak üzere, Türkiye, erken emeklilikle gelecek tehlikeyi algılayamadı bir türlü.
Her şeye burnunu sokan kurumlar, buna sessiz kalmayı, Özal’a muhalefetin gereği zannettiler.
Aradan 16 yıl mı geçti ne?
Evet…
Erken emekliliğin bu “mazlum ve mağdur millete” kaça mal olduğunu, geçenlerde Devlet Bakanı Mehmet Şimşek açıkladı: 852 milyar YTL.
İsterseniz biraz daha somutlaştıralım…
22 adet GAP yapacak bir para…
İyi mi?
İyiyse, tarım ve çevreye dönelim biraz da…
Gerçeklere…
İngiltere’de son günlerde yayınlanan “iklim değişikliği risk raporu”na göre, Türkiye, en yüksek risk altında olan ülkeler arasında.
Türkiye’nin acilen; insana, altyapıya, kırsal bölgelere yatırım yapması öneriliyor bu raporda.
En son, AB’nin, su sıkıntısının Ortadoğu’da politik sürtüşmelere yol açacağına dair öngörüsüne dikkatinizi çekmek isterim.
Biz mevcut su kaynaklarımızla, şimdi suladığımız alanın beş katını sulayabiliriz.
Bizde çok yaygın olan plastik teknolojisini devreye sokarak ve damlama sulama ile…
Şimdi vahşi sulamada 1 olan sulama modülünü, damlama sulama ile 0.2’ye düşürürüz.
Bu da beş kat fazla alana tekabül eder.
Peki, ne yapmalı?
Türkiye’deki tüm kurumlar aklını başına devşirmeli.
Çok yakın gelecekteki tehlikeyi farketmeli.
Turgut Özal politikaları uyguladığını zannederek, tipik bir Süleyman Demirel politikası sürdüren bugünkü yapının, sorunları azdırmaktan başka bir şeye yaramayacağını görmeli.
Türkiye’nin bir “devrim”e ihtiyacı var, bunu herkes farketmeli.
Öncelikle iktidar, bu güne kadar olan başarısız yürütmeyi durdurmalı.
Kendini yenilemeli.
Statükoyu kırmalı.
Bunu iktidar beceremezse, bu ülke kendi devrimini, kendisi yapmalı.
Zor değil…
Yargıcı halk olan mahkeme, yani demokratik bir seçim, Türkiye’nin önündeki büyük tehlikeyi anlamalı ve aşmalı…
Hukuktaki, “yürütmeyi durdurma” kavramını, en demokratik bir biçimde devreye sokmalı…
İlk önce de topraktan başlayarak…
MALATYALILARLA MALATYA’YI YAŞAMAK…
İstanbul’a; Özal döneminde ANAP Maraş milletvekilliği de yapmış olan, rahmetli şair dostum Erdem Bayazıt için, 17 Ağustos Pazar akşamı Gebze’de yapılan, geniş kapsamlı ve katılımlı anma toplantısında yaptığım konuşmadan sonra geldim.
Erdem Bey’in, Türkiye siyaseti ile ilgili, bir kısmını sadece benim bildiğim düşüncelerini naklettim dinleyicilere.
Turgut Özal ile ilgili değerlendirmelerini…
Tabii ki, birçok da hatıra…
Yiğit adamdı Erdem Bey, has adamdı; Allah rahmet eylesin…
xxxx
İstanbul’a gelir gelmez telefonla görüştük ve 20 Ağustos Çarşamba günü, MİAD-Malatyalı İşadamları Derneği- Genel Başkanı Yunus Akdaş, Boğaz’da güzel bir yerde, kahvaltıya davet etti.
İTKİB-İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçı Birliği- Genel Başkanlığına seçilen Hikmet Tanrıverdi ile beraber…
Ben de bir sürpriz yaptım, sohbete TESK-Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu- Genel Başkanı Bendevi Palandöken’i de, telefonla dahil ettim sabah sabah.
Biz dört hemşeri, bir yandan hatır gönül, söz sohbet derken, diğer yandan da Türkiye’yi konuştuk.
Tabii ki bizim Türkiyemiz, Malatya’dan başlıyor ve tüm ülkeyi, hatta dünyayı kucaklıyor.
Hemşehrilerimizin başkan olarak bulunduğu her yerde, büyük atılımlar başlayıveriyor hemen.
Değişiklikler gözle görülür bir hal almaya başlıyor.
İyileşme, düzelme, kendi kitlelerinde bir memnuniyet farkediliyor.
Onlar, işlerini ciddiye alıp, bulundukları her yerde başarı kazanıyor.
Bu da bizi, doğrusu, ziyadesiyle mutlu ediyor.
Bunların Malatya’ya olumlu yansımalarını da, kısa sürede göreceğimizi umut ediyoruz.
xxxx
22 Ağustos Cuma akşamı, görev yeri değişen iki hemşerimiz için, bir yemekli toplantıya davetliydim.
Eyüp Kaymakamı Salih Karabulut, bir şehir sayılabilecek Gebze Kaymakamlığı’na atandı.
Fatih Belediye Başkan Yardımcısı Sami Er de, Malatya İl Özel İdaresi Genel sekreterliği’ne…
Her iki hemşerimiz de, çok daha iyi görevleri hakedecek, başaracak donanıma sahipler, bunu yıllardan beri biliyoruz.
Yemekte birçok hemşehrimi gördüm, konuştuk, mutlu oldum.
Uzun süreden beri bir araya gelme imkanı bulamadığımız, kadim dostlarım; bir önceki dönem milletvekilimiz Ali Osman Başkurt, Adnan Başdemir (Malatya Girişim Grubu), Vedat Toy (İzollu Vakfı), Hanifi Fırat (İşadamı), Mehmet Doğan (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Eğitim Müdürü),Ahmet Turan Koçer (MİAD Genel Sekreteri), Yusuf Tosun (Adıyamanlılar Vakfı) ile masabaşı sohbeti kıvamlanarak sürdü…
Tabii ki, her zaman olduğu gibi, söz Malatya’dan açıldı.
Toplantıyı düzenleyenler bir konuşma yapmamı istediler.
Ben, bir tek şeyden sözettim:
Parası pulu, makamı mevkii,boyu bosu ne olursa olsun, insanın bir “hiç” olduğunu…
Ancak yapacağı olumlu işlerle bir değer kazanacağını…
Öldükten sonra da yaptıklarıyla anılacağını vurguladım…
Sami Er, bir olayı hatırlattı.
Kendisinin hiç unutmadığını söylediği, benim de hatırlayamadığım bir olay…
Henüz lise öğrencisi olduğu çağlarda, Arapgir’de olan arazilerine, TOPRAKSU Başmühendisi olduğum dönemlerde, sulama ile ilgili bir proje uyguladığımızı…
Kendisiyle uzun uzun sohbetler ettiğimizi…
Geçmişte yapılan olumlu hizmetler, bir “sevab” gibi çıkıyor karşınıza, hiç ummadığınız yerde ve ummadığınız zamanda…
İşte bunları çok genç yaşta yaşamış bir hemşehrimiz, şimdi o hizmetleri yapacak kurumun başına geçiyor ve sadece, Malatya’ya hizmet etme şevki taşıyor…
Şehrimiz için bir kazanç olması duasıyla, temennisiyle, umuduyla…
xxxx
Bütün bunlar birer sınav…
“İş”le, “aş”la, “hak”la, “hukuk”la, “makam”la, “imkan”la sınanıyoruz…
“Yürek”le de sınanıyoruz, “akıl”la da…
Aslında esas sınav “kendi kendimizle” olanı…
Aslolan her zaman o…
ŞEHİR VE FUTBOL
Futbol, bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmalı ve bir şehrin ekonomisi, futbolun yükünü taşımalı.
Malatyaspor, bir halk hareketi, bir altyapı baskısı olarak ortaya çıktı, geçmişte.
Nurettin Soykan’ın sırtında yükseldi.
Tesis yapılması döneminde de, birkaç kişiyle birlikte, inkar edilemez katkıları oldu.
Malatyaspor isminin kullanılmasını önlemek için, şirketleştirdik 1987’lerde.
Sonraları Hikmet Tanrıverdi’nin kişilikli çabaları…
Daha sonra sürekli düşüş, sürekli irtifa kaybediş…
Şimdi, sahipsiz, cami avlusuna bırakılmış gayr-i meşru çocuk gibi…
Bir “alev topu” sıcaklığıyla Belediye’nin kucağında.
Belediye, zaten ikinci ligde bir takımın, Malatya Belediyespor’un yükünü çekiyor.
Ama Malatyaspor’a da büyük paralar verdiğini basında okuyoruz.
Bu kadar para verdiği takımı, zaten baştan beri Belediye’nin yönetmesi doğru olurdu.
Hiç olmazsa, onuru daha çok zedelenmesin şu şehrin…
Belediye, şehre ait bir görev olarak Malatyaspor’un yönetimini üstlensin; tıpkı yol yapmak gibi, altgeçit inşa etmek gibi…
Şehrin morali daha fazla bozulmasın.
İçinde yaşadığımız günler, ince dikkatler gerektirecek nazik günler…
Malatya’nın iktidardaki gücünü, Malatyaspor yönetimine talip olanlarla ölçebilirsiniz.
Malatya olarak ikdidarda güçlüysek, millet birbirini yer Malatyaspor yönetimine girmek için.
(1988 yılında yönetimin teşkili ile ilgili olarak görevlendirilmiştim, o zamandan biliyorum.)
Yok, eğer Malatya olarak iktidarda zayıfsak, çoluk çocuğun elinde kalır.
Allahaşkına, Belediye, bu komediye bir son versin artık.
Malatyaspor’un yönetimini alsın adam gibi.
Daha sonra düşünelim neyi, nasıl yapacağımızı…
Örneği de var, 2000-2001 sezonunda Belediye Başkanlığı Malatyaspor’u da yöneterek, böyle bir krizi savuşturdu ve 2001’de şimdiki adıyla Süper Lig’e terfi ettirdi…
Belediye bu sorumluluğu hemen almalı.
Hastayı, oksijen çadırında sağlığına kavuşturmalı.
Daha sonra da, şehrin böyle bir ihtiyacı olduğu netleşirse; kurumlaşır, taban bulur ve düzelir…
Ama şunu da akıldan çıkarmamak lazım; önce şehir düzelir, sonra da takım.
Adana örneğine bakın; Kayseri, Konya, Denizli, Antalya, İzmir örneğine bakın.
Şehrin ekonomisi, kimseye ihtiyaç duyurmadan, futbol takımını yaşatacak zenginlikte olmalı.
Şehirde para basar gibi gelir getiren özel sektör kuruluşları olmalı.
Şehir düzelmeden, takım da düzelmez…
Popularity: 23% [?]

Son Yorumlar