Türkiye, nereye?
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
5 Nisan 2006
Bu bir çığlık, bir uyarı, bir siren… Niçin?Yapılması gerekenler zamanında yapılsın, fazla vakit geçmesin, ‘artık, yapılacak bir şey kalmadı’ durumuna düşülmesin diye…
Son olaylarla da hiç ilgisi yok bu çığlığın. Ne İstanbul’da, Mersin’de, Antalya’da, şurda burada raslanan asayişsizlikten söz ediyorum, ne de Diyarbakır’ın (ve bazen tüm Güneydoğu’nun) altını üstüne getirmeye hazır vandalizmden.
Aynı sahneleri, 1 Mayıs’ta İstanbul’da göre göre alıştık zaten. Aynı kalemden çıkma ‘çizgi roman’ gibi; aynı şiddet üslübu, aynı hınç, aynı beyinsizlik…
O bölgede, ‘silahlanmış terör’, parasal kaynaklardan beslenerek, ondan aldığı güçle birlikte, herkesi kendisi gibi düşünüp davranmaya mecbur ediyorsa, çok önemli olmasına rağmen, sorun o da değil.
‘Müsellah güç’ün karşısında olmasını beklediğiniz STÖ’ler, yerel yönetimler; hepsinin ötesinde, bölge halkını temsil etme iddiasıyla ortaya çıkan siyasal oluşum, tepeden inme bir fikri değil de, tabandan gelen düşünceleri, bilimin katkılarıyla, ülke ve dünya gerçekleri ile kıvamlandırıp, çözüm önerisi olarak sunamıyorsa, sorunun bir bölümü oradadır.
Yine de önemli değil, olsa olsa ‘rececive’ bir faktördür.
Asıl sorun ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ndedir.
Hiç kimse, dış tahrikten, bölgenin hassasiyetinden, Irak’ta yıllardan beri olup bitenden söz etmemeli.
Suçlu da aranmamalı, geçmişte yapılan hatalar bir çırpıda silinip atılabilmeli.
Sıfırdan, bu güne bakılarak, gelecek planlanmalı. Çok geç kalmış sayılmaz bir ‘yöneylem araştırması’ için…
Hukuktan teolojiye, sağlıktan tarihe, tarımdan sosyolojiye, hariciyeden sanayiye, savunmadan ekonomiye kadar, çeşitli disiplinlerden bilim adamları, sorunu ‘teşrih masası’na yatırmalı, her yönüyle ele almalı, düzgün, bilimsel, uygulanabilir ve birkaç seçenekli çözüm önerisini, siyasi iradeye sunmalıdır.
Siyasi irade, benimsediği çözümü, ısrar ve istikrarla uygulamalı; çünkü, o uygulamanın sonucu, artık siyasetin sorumluluğu olarak kayda geçecektir.
Necip Fazıl’ın şiirinde söylediği gibi, kafanızı iki elinizin arasına alıp, ‘Ben kimim ve bu hal neyin nesi?’ sorusunu sorduğunuz anda, çözüm uygulamasına başlamış olursunuz.
Bir olay anlatırlar, bilirsiniz…
Heyecana kapılıp, çözümden uzaklaşılması durumunu çok güzel ifade eder.
Bir köpeğin kuyruğuna teneke bağlasanız, taş döşeli bir Arnavut kaldırımında koştursanız, koştukça tenekenin sesi artar, tenekenin sesi arttıkça köpek koşar, peki nerede ‘zınk’ diye durur? Köpeğin hızı, ses hızını geçince… O zaman, sesi duymaz artık…
Türkiye’nin, tüm kurumlarıyla, bir sükunete ihtiyacı var.
Karar vermeye ve çekinmeksizin uygulamaya…
Son günlerde Türkiye üzerine düşünen, kafa yoran, çözüm üreten asker ve sivil bürokrat- iş adamı-akademisyen-yazar… birçok insanla konuştum, bu düşünceye muhalefet edene, yanlış bulana, uygulanmasını imkansız görene rastlamadım.
Bir bakıma, ortak aklın gereği bu…
Özellikle de siyasetin görevi…
İktidar partisi başta olmak üzere, parlamentoda temsil edilen tüm siyasi partiler, bu sorumluluğu, hücrelerine kadar duymalıdırlar.
Bu da yetmez, parlamento dışındaki partiler de sürekli görüş üretmeli, meselenin ‘müdahil’i olmalıdır.
Yukarıda saydığım aydınlar ve sivil toplum örgütleri…
Gün bu gün, saat bu saat.
Basında bu konuda, ortak akıl oluştu gibi. Son günlerde birçok yazarın, siyasete sorumluluk yükleyen üslubu, sorunun çözümünü başka alanlara kaydırmak isteyenlerin önündeki tüm kapıları, sadece demokrasi seçeneğini öne çıkaracak biçimde kapatmaktadır.
Dünyaya örnek olacak bir pilot uygulama, mutlak başarı amaçlı olarak başlatılmalıdır.
Bu, hem Türkiye’nin yararınadır, hem de tüm kurumların…
Popularity: 5% [?]

Son Yorumlar