Nasıl ki demokrasinin belirleyici unsuru seçmense, ekonominin de belirleyici unsurunun tüketici olması, aynı düz mantığın sonucudur. Demokrasilerde siyasal yapılanmaların seçmeni hedeflemesi neyse, ekonomide de tüketici aynı şekilde hedef kitle durumundadır.

Tüketici mutluluğu, bu yüzden ticarette esastır. Üretimin amacı da, kendini, tüketici denilen ve zor beğenen bu kitleye kabul ettirmektir, denilebilir.

Bütün dünyada tüketici hakları, bu nedenle üzerine titrenilen bir kavramdır.

Kendini beğendirmek bu bakımdan önemli.

Türkiye, bu konuda çok aşamalardan geçti.

Birkaç on yıl öncesine kadar kendisine verilenle yetinmek zorundaydı tüketici. Bu nedenle çok paralar ödeyerek aldığı aletlerin bile birkaç gün içerisinde bozulmasını kadere bağlayabiliyordu. Bu arada kalitesiz malları üretenler ve satanlar ise paralarına para katıyorlardı.

Başka bir dünyadan haberi yoktu parasını verip mal alan korumasız tüketicinin. Koruma vardı, ama bu, yerli sanayiyi koruma adı altında kalitesiz malı yapıp satana idi. Dışarıdan aynı malın getirilmesi yasaktı.

Önce Almanya’ya işçi olarak gidenler yıktı bu anlayışı. Türkiye’de yapılan jiletlerle tek traş bile zorken, işçilerin Almanya’dan gelirken getirip eşe dosta hediye ettikleri jiletlerin birkaç kez traş ettiğini gören insanımız uyandı. Elektronik aletlerin bozulmasının kalitesizlikten kaynaklandığını fark etmesi de çok zaman almadı.

İyi maldan haberi oldu. Türkiye’de üretilenlerin uyduruk olduğunu hissetmeye başladı.

Daha sonrası Özal fırtınası… Özal, insanımızın parasıyla aldatılmasını hazmedemedi. Koruma duvarlarını yıktı. Bizde satılanların yarı fiyatına, üstelik çok kaliteli malla tanıştık. Bir de, az üretildiği için yerli mallarda, parasını yatırıp birkaç ay sonrası için sıraya girmek vardı. Hepsi yerle bir oldu…

Özal’a ‘yerli sanayiyi baltaladı’ suçlaması yapanlar, kendini geliştirmeden, kalitesiz malı yıllar yılı tüketiciye kakalayanlara sessiz kaldı. Arabadan buzdolabına, yıllarca bu ülkede üreticiyi koruma adı altında hesabı görülmeyen bir tüketici katliamı yaşandı.

Tüketici bilincinin oluşmasında en önemli faktör, yavaş yavaş ortaya çıkan gazetelerin tüketici köşeleri oldu. Şikayetler yazıldı, incelendi, üretici veya satıcı haksızsa, bu köşelerde teşhir edildi. Çok da işe yaradı. Türkiye’deki tüketici bilinci, bu mütevazı köşelerin eseridir. Devletin örgütlediği tüketici organizasyonu bile, yıllar önce basının gerçekleştirdiği seviyeye ulaşamamıştır henüz.

Devletin yanlışı şurada: Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, sanayinin ve ticaretin gelişmesinden sorumlu. Ana amacı bu. Yani, kurumsal olarak ‘üretici’nin ve ‘satıcı’nın örgütü durumunda. ‘Alıcı’nın ve ‘tüketici’nin menfaatleri ise bunun yüzde yüz zıttı. Bu nedenle, ‘tüketici hakları’nı aynı bakanlık içinde örgütlemek, yapılacak en aykırı iş. Reklam Üst Kurulu’nu da aynı bakanlıkta, tüketici örgütlenmesi ile birlikte yapmak, hatayı ikiye katlamaktır.

Bu yanlışı, tüketici haklarında ilk durak olan ‘İl Hakem Heyeti’nin oluşmasında da görmek mümkün. Ağırlığı üreticiden yana olan bir komisyon. Başında da sanayi üretimini ve ticareti geliştirmekten sorumlu olan il müdürü var. Bitmedi, Ticaret Odası ve Belediye temsilcisi de aynı konumda, Baro temsilcisi de… Geriye bir tek tüketici örgütü temsilcisi kalıyor. Tüketiciden yana tek oy o.

İşte, Erman Toroğlu’nun kapak olduğu olay bu. Buraya alet oluyor. Bana göre yanlış olan bu oluşumu özendirmeye çalışıyor.

Nereden mi biliyorum?

Türkiye’de tüketici hakları konusunu, üç yıl, en ağır biçimde, kişisel olarak bütün ayrıntısı ile yaşadım. En ilginç örnek olaydı benim yaşadığım. İl Hakem Heyeti, Tüketici Mahkemesi, Bilirkişi, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, tekrar Tüketici Mahkemesi ve Yargıtay Genel Kurulu… Bir otomobil ile ilgili bir hukuk macerası… Soran olursa anlatırım.

Şu kanıya vardım. Tüketici Hakları Genel Müdürlüğü, olabilecek en aykırı bakanlığa bağlı. Üstelik bakanlığın başında da, sanki binlerce yıldır iş alemini temsil etmiş bir bakan var.

Asıl sorun da bu…

Popularity: 13% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar