Toz duman içinde kargaşaya isim aramak
Malatya Yenigün Yazıları
Bu yazıyı yazdır
5 Temmuz 2008
Büyük bir kıyametin kopacağını söyler dururuz da, olup bitenin o kıyamet olup olmadığını anlamakta zorlanırız.Bu, nereden aklıma geldi?
Uzun bir süreden beri ülke genelinde yaşadıklarımıza bakalım.
AK Parti’nin kapatılma davası ile, burnuna kadar siyasete gömülmüş yargı, ülke için son derece karanlık bir kıyametin habercisi değil miydi?
Habercisiydi; görmedik, farketmedik, tedbir almadık…
Anayasa Mahkemesi adlı oluşumun, ülkede yaşayan seçmenler adına karar verme gibi bir fonksiyonla mücehhez kılınmasının, hangi kitapta yeri var?
Almanya, Avusturya gibi iki eski Nazi, İtalya gibi bir eski faşist ülkeden başka yerde Anayasa Mahkemesi adlı ucubenin olmadığını hayretle görüyoruz.
Bu işi normal mahkemelerin yapıyor olduğunu şaşırarak öğreniyoruz oralarda.
Onların da, yani yüksek mahkeme yetkileri verilebilen normal mahkemelerin de, hükümet kararlarına müdahale etmekten kaçındığını, hükümete kendi kararını uygulama ve sonuçlarının sorumluluğunu yüklenme imkanı verdiğini de biliyoruz…
Bunu da hiçbir zaman dikkate almadık, gerektiği anda tedbir düşünmedik.
Anayasa Mahkemesi’nin üye yapısını değiştirmenin yeteceğini zannetme gafletinde bulunduk…
Anayasa Mahkemesi, bu özelliğiyle ne zaman göze batmaya, hatta sorun olmaya başlayacak?
Şimdilik bazı partilerin içi rahat, bazı kişilerin de tuzu kuru görünüyor.
Bize değmeyen yılanlara ömür niyaz etmeye devam ediyorlar…
Ama, ya yarın?
Yarın bir gün bu ülkede mevcut tüm partiler aynı şekilde kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlarsa, Anayasa Mahkemesi de sorun olmaya başlar mı, başlamaz mı?
Şimdi yeni baştan sorumuza dönelim; Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, yargının tüm kurumları, bozuk yapılanmalarından dolayı herkes için önemli değil midir?
Ya da ortaya çıktığı varsayılan Ergenekon’dan, gizli kaldığı düşünülen “Ayışığı-Sarıkız”a kadar darbe isimleri, devleti kötü yönetme alışkanlıklarımızın bir tezahürü sayılmaz mı?
Bu ülke daha ne kadar, halkın değil de, halka karşı güç kullananların ülkesi olacak?
Kurumsal yapılanmada yasalara dayansa bile, çağdaş dünyaya ters düşen yapılanmalara kör bakmayı da sürdürdük…
Resmi olsun sivil olsun, makamları ele geçirmek için kıyasıya verilen savaş ve o makamları elde ettikten sonra, hayatını makamdan edindiği rantla, bu ülkede yaşayan ortalama bir vatandaşa kıyasla, müreffeh geçirebilme imkanı, çağdaş devletin gerçekleriyle yüzde yüz ters düşmez mi?
Siyasetten bürokrasiye, sivil toplum örgütlerinden özel sektöre kadar her yeri, sadece kendi kişisel menfaatlerimizi tatmin yeri olarak değerlendirmekten beri durmadık…
Şimdi, elimizi yüreğimize koyup, hızla geçip giden zamanı da dikkate alarak soralım:
Bu ülke ne zaman melekleşecek?
Devlet erkini elde edenlerin, adalet duygusunu bir yana bırakıp, ister kişisel, ister kendi takımlarının yararı için, başkalarının yararını, ya da onurunu ayakaltına almasından daha kötü ne olabilir?
Ne zaman bunlardan vazgeçeceğiz?
Listeyi uzatmak mümkün…
Birdenbire bıçağın kemiğe dayandığını farkettik….
Bir yanda halkın seçtiği hükümete karşı yargı ve bürokrasinin, iş dünyasının bir kesimini de arkasına alarak kurduğu kumpas…
Diğer yanda insan hakları ile telifi mümkün olmayan karşı atak…
Şimdi de tutuklamalar…
Bugün tutuklamalar, yarın yargılamalar, öbürgün infazlar…
Belki de kişisel hukuk, yani birey olarak insanın hukuk alanı zedelenecek.
Bununla birlikte şu soruyu da sormadan edemeyeceğim: İktidar erki, bugün tutuklananların elinde olsaydı, başka türlü mü davranacaklardı?
Onlar da bireysel hukuka hor bakacaklardı değil mi?
Bu ülkeye akıl erdirmek de, bizi anlamak da çok zor…
Türkiye’de son günlerde olup biten bazı şeyler, ilk kez oluyormuş gibi gelse de, yakın tarihe dönüp baktığımızda, benzer olayların sıkça yaşandığını görürüz.
Osmanlı tarihinin son dönemleri de benzer örneklerle doludur, Cumhuriyetin ilk yılları da; bugünkü ortama benzer olayların ardarda oluşumuyla ünlüdür.
En iyisi Kemal Tahir’in kitaplarını okumak, Her biri İttihat-Terakki Partisi’nin sadık birer tetikçisi olan Yakup Cemil’leri, Ankara eski valisi Abdülkadir’leri, Ziya Hurşit’leri, mülazım Atıf’ları,romandaki adıyla Patriyot Ömer’leri filan yeni baştan hatmetmek..
İttihat ve Terakki’yi, Serbest Fırka’yı, Meclisteki ikinci grubu anlamaya çalışmak.
Fedaiyan-ı Millet’in rontgenini çekmek…
İttihatçıların merhametsiz davranışlarını bilmek, ama, daha sonraları İzmir suikastı gerekçe gösterilerek merhametsizliğe muhatap olduklarını da unutmamak…
Vaka-yi hayriye de denilen yeniçeri ocağının imha hareketinin ayrıntılarını okumak…
Mezarlarından çıkarılarak ölülerine hakaret edilen yeniçeriler olduğunu, ancak, daha önce de yeniçerilerin hamam basıp elalemin namuslu kadınlarını dağa kaldırdıklarını da kitaplardan okumak…
1915’e kadar bu topraklarda barış içinde yaşayan Ermenilerin, zayıflayan Osmanlı’nın hayat memat mücadelesi verdiği düşmanları ile işbirliği yapıp, arkadan vurduğunu görmek…
Bu kez de Osmanlı’nın kadın-çocuk ayırdetmeyip, Ermenileri tehcir etmesini, göz göre göre ölüme yolculamasını unutmamak…
Ya şimdiki meseleler?
Dışkı yedirilen köylüler, kadınlarının ve çocuklarının gözü önünde çırılçıplak soyulup dayak atılanlar, Diyarbakır cezaevinde insanlık dışı işkencelere maruz kalanlar…
Ve onların çocukları; dar zamanında bu ülkeyi bölüp parçalama amacını güdenler, kanımızı içenlerle işbirliği yapanlar, bu ülke kaynaklarının insanımız yerine topa tüfeğe gitmesinin önünü açanlar…
Dal gibi fidanlarımızı toprağa düşürenler…
Hepsi de bu toprakların insanları…
İki tarafı da zulüm olan eşitlik…
Ne zaman bitecek kendi kendimizle kavgamız?
Ne zaman buğday başaklarıyla dolu bir tarlada, her rüzgarla “dillan çeken”, bir o yana bir bu yana barışçı salınmaların farkına varacağız, ne zaman?
Ne zaman suyun akışındaki sesler gönlümüzü besleyecek, ne zaman?
Yüreğimiz ne zaman aşkla ve sevgiyle kamaşacak?
Ne zaman bu ülkenin çocuklarının eğitimini, sağlığını, ekmeğini kazanırken ülkeye hizmetle meczedilen azmini düşüneceğiz, ne zaman?
Ne zaman ülkemizle övüneceğiz?
Pasaportumuz, hüviyet kağıdımız ve paramız, ne zaman bayrağımız kadar değerli olacak, ne zaman?
Ne zaman bu ülkenin güzel geleceği için kafamızı yorup, terimizi akıtacağız, ne zaman?
“Amerika, her şeyimi verdim sana, şimdi bir hiçim” diye başlayan, Amerika adlı güzel bir şiiri var Allen Ginsberg’in.
Bir yerinde soruyor: “İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?”
Ben de Türkiye’ye soruyorum: Kendi kendimizle savaşmayı ne zaman sona erdireceğiz?
Ne zaman işimize bakacağız?
Ne zaman bilimde ileri gitmenin hesabını yapacağız, ne zaman?
Ne zaman bir dekar araziden 190 kilogram yerine, biz de herkes gibi 700 kilogram buğday alacağız mesela?
Ne zaman kalkınacağız?
Ne zaman adam olacağız?
Ne dersin Türkiye?
Bu hır gür, bu tozduman, bu kargaşa içerisinde… Beni anlıyor musun?
Popularity: 12% [?]

Son Yorumlar