Söz Bahanedir…
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
19 Mayıs 2008
Bu yazımız Bozdoğan Anadolu Lisesi dergisinde yayınlanmıştır.
Eğer, çok genç lise öğrencileri adına, onların çıkaracakları dergi için öğretmenleri, benden, Hz.Mevlana ile ilgili bir yazı yazmamı istemeseydi, Fih-i Mafih’e, Divan-ı Kebir’e, Mesnevi’ye yeniden göz gezdirme, onlarla yeniden onurlanma imkanım olmayacaktı.
O zaman da eksik kalmış olacaktım.Bu günlerde yaşadığım zenginlikten mahrum kalacaktım.
O yüzden, bu çalışmayı başaran yöneticilere, nefsim için bir teşekkür borcum var.Elimin altında duran bir deryaya, yeniden dalma imkanı sağladıkları için.
En çok da, genç arkadaşlara…Kendi gençliğime gömüldüm bir süre.Malatya Turan Emeksiz Lisesi’nde Yeni Adım adıyla aylık bir sanat dergisi çıkarıyorduk 1965’lerde.Şiirler, hikayeler, denemeler, eleştiriler;sohbetler, tartışmalar, övgüler;heyecan, mutluluk, her çıkan sayıyı çocuğumuz gibi sevdiğimiz delişmen günlerimiz…
O günkü çalışmaların rahmi, bugün, ülkenin en iyi şairlerinin, hikayecilerinin, eleştirmenlerinin, bilim adamlarının bir kısmını oluşturdu…Bunu şunun için anlatıyorum, içinizden, bu çalışmaların katkısıyla, ülkemiz için, belki de dünya çapında önemli insanlar çıkacaktır, inanın…
Çünki hayat, sürekli değişen, gelişen, yenilenen bir metamorfozdur, değişimdir.
Hayat bir “göç”tür, göçebeliktir.
Suların kaynağına “memba”, döküldüğü yere da “mansap” denir, biliyorsunuz.
Hayat, membadan mansaba bir akıştır.
Göç sosyolojisi üzerine en sağlam tezlerden birinin sahibi olan Ali Şeriati’nin bir yargısı var: “Bütün uygarlıklar, bir göç sonunda kurulmuştur.”
Aklınıza gelen tüm uygarlıkları düşünün, hepsi de bir göçün oluşturduğu temizlenme sonucudur.Bunun istisnası yoktur.
Neden?
Bu sorunun yanıtını, kendi hayatını bir göç olarak düşünen Muhammed Esed’in “Mekke’ye Giden Yol” adıyla Türkçe’de yayınlanan eserinde görürüz.Muhammed Esed, bir göçerle konuşur dağın başında, göçerliği.O, okuma yazması olmayan yaşlı adam, “su akmazsa kokar, çürür”, der.
İşte göçün hikmeti de bu…
Bu bilgilerin ışığı altında, Hz.Mevlana’yı çözmeye, anlamaya, hissetmeye çalışalım.Aynı zamanda, kronolojik bir akış da bize yardımcı olsun.
DENİZİ ARAYAN IRMAK
Hz.Mevlana, o zaman geçerli olan hicri takvime göre, 6 Rebiülevvel 604 tarihinde doğmuş.Bugün kullandığımız miladi takvime göre, 30 Eylül 1207 tarihine tekabül ediyor.Yani, güzün doğmuş, Eylül sonunda, ekimin başında…Yapraklar birer altın gibi dalında kızarıp, en hafif esintiyle, bir kaderle toprağa düşüyordu sessizce, kederle…
Bugün Afganistan sınırları içinde olan, o zamanki Horasan’ın Belh şehrinde doğdu.
Belh, Harezmşahlar devletinin eğemenliğindeydi;önemli bir ayrıntı, Mevlana’nın annesi Mümine Hatun, Belh’in yöneticisi Rükneddin’in kızıydı.Yine, önemli bulduğum bir diğer ayrıntı da, Hz.Mevlana’nın babaannesi bir prensesti, hem de o ülkeyi yöneten Harezmşahların prensesi:Melike-i Cihan Emetullah Sultan…
Bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum.Çocukları, anneler yetiştirir, yönlendirir daha çok.Ailede iki önemli kadın, annesi ve babaannesi, yönetim geleneği olan ailelerden geliyor.Bu da, Hz.Mevlana’nın, yaşadığı çağda sadece bir bilgin değil, aynı zamanda üst seviyede bir siyaset virtiözü olmasının nedenini de açıklar…
Ayrıca, “Bilginlerin kötüsü emirleri-yöneticileri- ziyaret eden, emirlerin iyisi bilginleri ziyaret edendir” sözü, Hz.Mevlana’nın bir bakıma “yasak bölge”sini, bir bakıma “kırmızı çizgileri”ni belirler.
Babası tarafından, ailenin temel vasfı, bilgin oluşları…
Babası, Belh’in önemli bilginlerinden Hüseyin Hatibi oğlu Bahaeddin Veled…Çağdaşı olan Fahreddin-i Razi, eski Yunan felsefecilerinin düşünceleri ile pekiştiriyor görüşlerini, Bahaeddin Veled ise buna şiddetle karşı…
Belki, Harezmşahlarla olan akrabalık, saltanat mücadelesinde taraf olmayı gerektirmiştir, belki Fahreddin-i Razi, Harezmşahların desteğini aldığından, belki de yaklaşan, kendini hissettiren Moğol gücü…Her neyse, nedeni ne olursa olsun, Bahaeddin Veled’in gönlü, doğup büyüdüğü ülkesini terkedecek kadar incindi.
Belki de, aklıyla verdi bu kararı.
Ailesi ve dostlarıyla birlikte, Hacca gitme adı altında 1212-ya da 1213- yılında, Belh’ten ayrıldı…Bu, geri dönüşü olmayan bir gidişti..Bir bırakış, ama aynı zamanda bir arayış başlangıcıydı da…
Hz.Mevlana, 5 ya da 6 yaşındaydı bu göç başlangıcında…Etkilenmeyecek kadar küçük, her şeyi kaydedecek kadar da öğrenme çağında.Eminim ki, bu göç, Hz.Mevlana’nın beyninde ve yüreğinde sağlam ölçütler oluşturmuştur.
Tam 10 yıl sürer bu göç, durup kalkışlarla…
Önce Nişabur.Orada Feridüddin Attar’la buluşma.Oradan Bağdat ve Kufe yoluyla Kabe…
Hacdan sonra Şam-Malatya-Erzincan-Sivas-Kayseri-Niğde yoluyla Karaman, o günlerdeki adıyla Larende…
Burada iki şey önemli.Birincisi, benim doğduğum yerde, Malatya’da birkaç yıl kalınmış.O dönem Malatya’sı, hem zenginliğin dorukta olduğu bir site devleti, hem de bir kültür merkezi.Yoksa, Endülüslerden gelip Malatya’da evlenip, bir Malatyalı olan ancak Konyalı adıyla anılan bilgin Sadreddin-i Konevi’yi, yetiştirir miydi Muhyiddin-i Arabi…
Bahaeddin Veled de Malatya’da kalır bir süre.
Bir ayrıntı daha, normal olarak Sivas üzerinden Kayseri’ye geçmesi lazımken, Malatya’dan Erzincan üzerinden Sivas’a ulaşıyorlar.Bu, arayış içinde oldukları iddiasını güçlendiriyor.
O dönemde, yani Moğol istilası öncesi, Anadolu’da da, Türkistan’da da bir kargaşa, bir fetret, bir kaos ortamı hakim…Bunu, göz önünde tutmalıyız.
On yıllık bir yolculuğun sonunda 1222’de, Larende’ye(Karaman) gelirler, Subaşı Emir Musa’nın yaptırdığı medreseye yerleşirler.
Ya Hz.Mevlana? O nicedir?
15 yaşındadır…Çok önemli bir yaş.
Tam yedi yıl, 1229’a kadar burada kalırlar.Bu arada Hz.Mevlana, 1225’te, 18 yaşında bir delikanlı iken, Belh’ten gelen Şerafeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi.Bu evlilikten iki oğlu oldu:Sultan Veled ve Alaaddin Çelebi…
(Bu eşinin ölümünden sonra, bir çocuklu dul olan Kerra Hatun’la evlenir.Bu seçimin, önemli kriterlere, değerlere dayanması lazım.Çünki, ilk evliliği, 18 yaşındaki bir gencin daha çok abeveyninin kararıdır.Ama, ikinci evliliği, kendi kararıdır.Bu evlilkten de Muzafferiddin ve Emir Alim Çelebi ile Melike Hatun dünyaya geldi.)
Anadolu’nun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin eğemenliğindeydi…Konya da bu devletin başşehri…Hükümdar da Alaaddin Keykubat…
Aileyi Bahaeddin Veled yönetiyor.
Alaaddin Keykubat, Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet etti…
3 Mayıs 1228’de ailesi ve dostlarıyla Konya’ya geldi.Selçuklu Sultanı törenle karşıladı.Altunapa(İplikçi) medresesini tahsis etti.
Bahaeddin Veled’in, 12 Ocak 1231’de, yani Belh’ten ayrıldıktan 29 yıl sonra, arayış ve göçlerle sürdürdüğü hayatı, Konya’da son buldu.Bugün Mevlana Dergahı olan, o zaman sarayın gül bahçesi olduğu söylenen yere gömüldü.
Hz.Mevlana, bu sırada 24 yaşındadır ve İplikçi Medresesinde vaazlar vermektedir.
“DÜNYANIN SARRAFI BENİ ANLA!”
Bu, şemsin çığlığıdır.
Bir kırılma noktası, bir milat…
Peki, Şems kimdir?
Kimdir Şems-i Tebrizi?
Tebrizli Melekdad oğlu Ali’nin 1186’da doğan oğlu.Bir derviş…Bir arayış adamı;arayan ve aranan adam, şems-i perende, yani “uçan güneş”namıyla anılıyor…
Şems ve Hz.Mevlana olayını, belki o nedenle söylenmemiş olsa da, bence en güzel şu söz açıklıyor, Hz.Mevlana’nın sözü: “Susuzlar alemde su ararlar;fakat su da cihanda susuzları arar.”
O yüzdendir ki Şems, 29 Kasım 1244’te, bir Cumartesi sabahı, bir ilham üzerine Konya’ya geldi ve Hz.Mevlana’ya şöyle seslendi: “Dünyanın sarrafı, beni anla!”
Ne yanık bir çığlık…Nasıl kavruk bir seda…
O gün, Şems-i Tebrizi 60 yaşında, Hz.Mevlana ise 38’inde…
İki yıl süren bir oluşma..Olgunlaşma…Dünyayı ve insanı kuşatma, anlama, algılama…
Tabii ki; hasetler, sözler, dedikodular…
Şems incindi ve 14 Mart 1246 Perşembe günü Konya’yı terketti, Şam’a gitti.Ardından Hz.Mevlana bir hasret dağı…Oğlu Sultan Veled’i göndererek, 1247’de geri getirdi Şems’i, Konya’ya…
Yeniden kara bulutlar, sözler, sözler…
1248’de Şems kayboldu…Hz.Mevlana, 1248 ve 1250’de iki kez Şam’a, Şems’i aramaya gitti…
Şems, bir kırılma noktasıdır…Hz.Mevlana’nın gönlünü aydınlatmak için yanıp tükenen bir mum gibidir.
Hz.Mevlana’nın kelimelerine o alevden eczayı sürer ve yiter.
Şems’ten sonra on yıl ümmi(okuyamaz-yazamaz) bir zat olan Selahaddin-i Zerkubi, kuyumcu Selahaddin.. Hikayesi meşhur:Kuyumcu dükkanının önünden geçen Hz.Mevlana, bir an, çekiç seslerini müzik gibi algılar ve sema dönmeye başlar.Semanın bitmesini istemeyen Zerkubi, tüm altınlarını çekiççilerin önüne koyar ve o anı yaşar…
Ve Hz.Mevlana’nın sırdaşı olur.
Ondan sonra da onbeş yıl Çelebi Hüsameddin…
Hz.Mevlana’nın, yaşadığı günden günümüze dek dünyanın incisi sayılan sözleri, bunların derlemesiyle bizlere ulaşmış.
1259’dan 1268’e kadar, her yerde Hz.Mevlana mesnevisini söyledi, Çelebi Hüsameddin yazdı, kaydetti.
“Başı ve sonu olan her şey kalıptır” der Hz.Mevlana.
Başı olan, yani doğan her canlı gibi, Hz.Mevlana da ölür, kalıbı kırılır, içindeki öz buluşacağı ile buluşur.
5 Cemaziyelahir 672’de.Miladi takvimle 17 Aralık 1273’te…66 yaşında…
VASİYETİ
“Ben size gizli ve aleni, Allah’tan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı, avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim.
Hayırlısı, insanlara faydası dokunandır.
Sözün hayırlısı da, az ve öz olanıdır.
Hamd, yalnız tek olan Allah’a mahsustur.
Tevhid ehline selam olsun.”
Vasiyeti, hayatının dersi gibidir.
SÖZÜ
Hz.Mevlana’nın eseri, bir devrin tarihi, coğrafyası, soyolojisi gibidir…
O dönemi anlamak için, Hz.Mevlana’nın eserini didik didk etmek gerek.
Yemek kültüründen, giyim kuşama, ev ve şehir kültüründen, kır hayatına varıncaya değin, Hz.Mevlana, ufuk açıcı bir bakış kazandırır, okuyucuya.
Asıl önemli olan, yüreğimizin kilitlerini bir bir kırıp, en temiz sularla, dilimizi ve yüreğimizi yuyup yıkamasıdır.
Gönlümüzdeki pası çözmesidir.
735 yıl mı geçti ilk “düğün gecesi”nin üzerinden?
O gün, bu gün insanlığı, çiseleyen bir bahar yağmuru gibi, kana kana suyla doyurmaktadır.
Sözü şudur:
+Bir insan, tutmaç isterim, börek isterim, helva isterim, kızarmış et isterim, der.Bu saydığı şeylerin aslı birdir ve o da açlıktır.
Açlık bir tek şeydir.
+On, yüz sayıları yoktur, sadece bir vardır.
+Başı ve sonu olan her şey kalıptır.
+O’nun kudretine bak ve kendini her zaman elsiz, ayaksız ve biçare gör.
+İdrak edebilen için bu göklerin, yerlerin hepsi sözdür.
+Uykuda duyguları taşımazsın, duygular seni taşır.
+Varlığın aynası nedir?Yokluk…Ahmak değilsen yokluğu ihtiyar et-seç-.
+Kendisini kamil sanan, ululuk sahibi Allah’ın yolunda uçamaz.
Hz.Mevlana, bizim kültürümüzün köşetaşı, gönlümüzün aynası, sözün hasıdır.
Bu yüzden Fih-i Mafih’i, Mesnevi’yi, Divan-ı Kebir’i şevkle ve bir duygu seliyle okumalıyız.
HZ. MEVLANA’YI NASIL ANLAMALIYIZ?
İnsanı konu edinen her düşüncenin, günümüzde karşılığı vardır.
O, o gündü, deyip geçemeyiz.
Diyelim ki, Hz.Adem, ölen oğlunun başında şu şiiri okuyor: “Zaman ve kadar değişti, insanlar ne kadar bozuldu.”
Bugün de bize çok ağır gelen olaylarda, bu klişeyi kullanırız, zaman ne kadar bozuldu, deriz…
İnsan değişmiyor çünki…Sevinci, kederi, mutluluğu, hüznü..Hiçbir şeyi değişmiyor insanın…İhtiyaçları, acıkması, hastalıkları…Her şeyi aynı.
O zaman, insana odaklanan her düşüncenin de eskimeyeceği sonucuna varırız akıl yürütmeyle…
Hz.Mevlana’nın şiirinin Türkçesini ney ve sema eşliğinde dinleyip, yüreğinin teli titremeyen insan var mıdır?Sanmam…
“Dinle neyden kim hikayet etmede
Ayrılıklardan şikayet etmede…”
Hz.Mevlana’yı, zamanın yüreğimizde yıkıp geçtiği kaleleri onarırken hatırlamalıyız.
Değilmi ki, Peygamberimiz, “kalbi kırık olanları” övmüş…
Hepimizin kalbinde bir yıkık kule, bir çürük taş, bir eski beden yok mu?
Hangimiz , zamana karşı direnirken, nice yaralar almadık?Hangimiz, sevdiklerimizin ölümü karşısında kendini dağlara vurmadı?Hangimiz, zamanın rüzgarlarıyla sağa sola savrulmadı?
Ne diyor Hz.Mevlana, sadece “O” vardır, diyor..Tek olan, eşi-benzeri olmayan…Bir tek “O” vardır…
Elsiz , ayaksız değil miyiz hepimiz?
Eskiler ne güzel ifade ederdi bunu: “Allah bes, baki heves…” diyerek…
Benim burdaki görevim, hatıralarına bulandığım gençliğimin verileriyle, o günlerdeki yaşımda olan insanlara, Hz.Mevlana’yı, bugün ulaştığımı sandığım deneyimlerimin yardımıyla aktarmaya çalışmak….
Hepsi bu…
Sözün, bahane olduğunu, hepimiz biliyoruz artık….
Popularity: 8% [?]
Bu Konu İle İlgili Yazılar
- No related posts

Son Yorumlar