Soyadı bile yanlış yazılan Sercan’ı kim öldürdü?
Malatya Yenigün
Bu yazıyı yazdır
24 Nisan 2008
Haberi, 19 Nisan 2008 tarihli Sabah Gazetesi’nde okuduk. İzmir Buca’da oturan 14 yaşındaki Sercan Bodruk, geçtiğimiz hafta Buca Atatürk İlköğretim Okulu’ndan çıktıktan sonra, karşıdan karşıya geçmek isterken, hızla gelen bir otomobilin altında kalıyor.
6 gün yaşam savaşı veriyor.
…Ve ölüyor Sercan’cık.
Eğer, ailesi organlarını bağışlamasaydı, 6 kişiyi hayata döndürmeseydi, hiç bilmeyecektik Sercan’ı…

Annesi Durdu Doruk (soyadını böyle yazıyor bu kez gazete) çalışmıyor, babası Himmet Borduk (babanın soyadını da böyle yazıyor bu kez), ancak iş bulduğunda çalışan bir inşaat işçisi.Bir bakıma, iş buldukça arasıra çalışan düzenli bir işsiz.
Üç gün aç yattıkları oluyor…
Sercan, kazadan önceki gece, kalan son dilim ekmek üzerine bir parça margarin sürmüş, domatesle birlikte yemiş, yatmış.
Sabahçıymış…
Evde bir şey yokmuş, kahvaltı yapamamış…
Aç gitmiş okula.
Annesi böyle anlatıyor.
Okuldan çıktıktan sonra vurmuş minibüs Sercan’a…
Gerisini biliyoruz artık.
6 gün komada yattıktan sonra, dünyasını değiştirmiş.
Şimdi sorulara geçelim.
Katil kim?
İlk aklımıza gelen minibüs şoförü… Sercan’a onun kullandığı minibüs çarptı ve öldürdü.
Ama, annesi yüreğini koyuyor ortaya…
Her şeyi bir kenara bırakıp, yaşadıkları gerçeği söylüyor.
Yani açlığı.
Açlık yüzünden dalgın olabileceğini, gelen tehlikeyi fark etmeyebileceğini söylüyor.
İkinci katil açlık…
Belki, bu olayın duyulmasından sonra, politikacılara malzeme çıkacak. Bakanlar, ya da Başbakan, Sercan’ın evine yardım malzemesi gönderecek, örtülü ödenekten para verilecek, babasına ya da annesine iş bulunacak.
Bunlar, Sercan’ın ölümünün Türkiye politikasındaki karşılığı olacak.
Öyle bir tehlikeyi de beraberinde getirecek. Bunları yapmak, ülkeyi yönetenlerin bir bakıma kendi suçluluk duygularını hesaba çekecek, aklayacak, temizleyecek…
İşin esasına yönelik hiçbir tedbir alınmadan bu olay unutulup gidecek, ta ki yeni bir Sercan vakasına kadar…
Sanmayın ki, şimdi Türkiye’yi yönetenleri eleştirmek için yazıyorum bunları… Hiç öyle bir niyetim yok.
Sadece durum tespiti yapıyorum.
Bir konuyu da belirtmek gerek, şimdiye kadarkiler, bu kadarcığı bile çok görüyordu.
Hiçbir şey yapmamayı, politika zannediyordu.
Sebebi şu veya bu… Şunun dönemindeki hatalardan, ya da bunun dönemindeki yanlış uygulamalardan kaynaklanıyor olsun, açlık, çok kötü bir şey.
Sercan’ın fotoğrafını da basmışlar gazeteye…
O fotoğrafın, bu yazıyla beraber yayınlanmasını istiyorum gazetemden.
Sizin çocuğunuzmuş gibi bakın o resme.
Herkes kendine dönüp itiraf etsin ve desin ki;
“Sercan’ı ben öldürdüm,
Onun katili benim.”
Tekrar hatırlamalıyız değil mi, hani Fransa’da bir olay olmuştu.
Bir Fransız’ın tabutu geçerken, Kral beklemek zorunda kalır.
Bu arada sorar, neden öldü diye.
“Açlıktan” derler ve tarihçi ekler:
“Tabutta Fransa krallığı vardı.”
Bazı şeyleri anlamakta zorlanıyorum.
Sercan’ın ölümü, iktidarıyla-muhalefetiyle meclisi birbirine katmalı, herkes bunu konuşmalıydı.
Gündemdeki her şey, bu ölüm çizgisinin altında kalmalıydı.
Bu ülkenin verimsizliğini.
Üretimsizliğini.
Gelir dağılımındaki adaletsizliği.
İşsizliği.
Bebek ölümlerini, eğitimin kalitesini, tarım ürünlerindeki düşük verimliliği…
Anayasasındaki hukuksuzluğu, yargının adaleti sağlayamamasını, kurumların yerlerini bilmemesini, didişmeleri, gizli yapılanmaları konuşmalıydı TBMM…
Açlığı konuşmalıydı…
Gösteri yapmak için muhalefettekiler bir fırsat olarak değerlendirmeden Sercan’ın ölümünü anlatmalıydı hepimize…
İktidardakiler, savunma gereği duymadan Sercan’ın cansız bedeninin, aç midesinin, ezikliğinin, yalnızlığının; bizim, hepimizin yüzüne karşı okuduğu ölümsüz bildiriyi algılamaya çalışsalardı.
Hepimiz suçlasaydık kendimizi.
Suçlasaydık ve çözümler üretseydik…
Sezai Karakoç’un çok güzel bir şiiri var, annenin ölümü karşısında çocuğun duygularını ve çocuğu ölen anneyi anlatan mısraları…
Güzel Sanatlar Genel Müdürü (E) Bayram Bilge Tokel, bu güzel şiiri bestelemişti yıllar önce ve Bursa’da konuşmacı olduğumuz bir şiir toplantısında okumuştu.
Arkadaşlarım, o güzel şiiri, bestelenmiş haliyle benim siteye, www.cumaliunaldi.com’a aktardılar.
Siteye girip, “sesler”i tıklarsanız ve “Bursa Aydınlar Ocağı Konuşması”nı dinlerseniz, ilk önce o güzel türküyle karşılaşacaksınız.
Çocuğu ölen annenin elindeki ipi nereye bağlayacağını bilmemesini anlayacaksınız, annesi ölen çocuğun bahçenin en yalnız köşesinde elinde bir çubuk ve ağzındaki lekeyle, herkesten kaçmasını, bir yerde duramamasını hissedeceksiniz.
Şöyle bitiyor:
“Kaçar herkesten/ Durmaz bir yerde/ Anne ölünce çocuk/ Çocuk ölünce anne”
ÖZAL’I AŞMAK LAZIM DERKEN, DAHA DA GERİSİNE DÜŞMEK
Özal’ı konuşmak, artık bir gevezeliğe, aynı şeyleri tekrar etmeye dönüştü.
Anlıyorum ki, diri iken ona diş bileyenler, ölüsünü kullanıyorlar.
İsmet Özel’in o güzel şiirinde söylediği gibi, “tabutumun üstünde zar atıyorlar”.
Ölüm yıldönümleri, Özal’ın ismine sığınıp gündem oluşturma çabaları, ölüsünden rant sağlama girişimleri…
Bu, Özal’ı, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde anlamamakla eşdeğerdir.
Özal sağ olsaydı, gerçek hayata yönlendirirdi bizi.
Tıpkı, yıllar önce kendisi Cumhurbaşkanıyken, o zamanın Başbakanına- S. Demirel’e- erken emeklilik konusunda yapılan yanlış uygulamaların, yıllar sonra ülkeyi çöküntüye sürükleyeceğini, sosyal sigorta sisteminin iflas edeceğini, gayet akılcı bir biçimde, bir mektupla anlattığı gibi…
Karadeniz Ekonomik İşbirliği Toplantısı’nda, o zamanki ufuksuz iktidarın yaptırtmadığı destansı konuşması gibi…
İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı, geçmişi ve bugünü yorumlayan, geleceğin işaret taşlarını diken güzel ve muhtevalı konuşma gibi…
Cumhurbaşkanı seçilince TBMM’de yaptığı, o harikulade konuşma gibi…
Özal sağ olsaydı, eminim ki, Sercan’ın ölümündeki yanlışları tespit eder, bir daha böyle şeylerin olmaması için, gerekli tedbirleri ortaya döker, eksiksiz olarak uygulanmasını sağlardı.
Onun için O Turgut Özal’dı…
MGK GÜNDEMİNDE TARIM VE BESLENME
Tarımı çok önemsediğim, bendenizi yakinen tanıyanlarca bilinir.
Yıllarca şunu savundum, “Tarım Bakanlığı en önemli bakanlıktır!”
Tarım-Orman-Gıda ve Çevre’nin birleştirilmesiyle oluşturulmuş, havza bazında teşkilatlanmış ve yetkilerinin büyük bir bölümünü havza yönetimleriyle paylaşmış bir tarım bakanlığının olması gerektiğini savundum yıllardır, konuşmalarımda ve yazılarımda.
Tarımın bir “milli güvenlik sorunu” olduğunu söyleyen konferanslar verdim.
Şimdi haber alıyoruz ki, 24 Nisan 2008 tarihindeki MGK toplantısının gündeminde, tarım ve beslenme sorunları yer alacak, ne güzel!
Rahmetli Şakir Süter, 5 Ağustos 2004 tarihli Akşam’da aynen şöyle yazmıştı:
“Hangi Bakanlık Tarım Bakanlığı’ndan daha önemlidir? Cumali Ünaldı, Star”
Benim soruma Şakir Süter’in cevabı tek kelime: “Başbakanlık”
Şakir’e o zaman yanıldığını söyledim.
Başbakanlık, ancak koordine ile görevli.
Ya Tarım Bakanlığı öyle mi?
Avrupa Birliği ülkelerinde, Tarım Bakanı, kendi kabinesi içinde muhalefet lideri gibidir, ondan hep çekinilir.
Çiftçilerin hakkını, kendi kabinesine karşı savunur.
Böyle sağlam bir tabanı vardır ve bu yüzden de güçlüdür.
Benim, siyasete soyunmamın tek nedeni de budur.
Kısacası, Türkiye tarımını sorun olmaktan çıkarıp, avantaja dönüştürecek bir eylem planının hazırlayıcısı ve uygulayıcısı olmak için…
Ama, laftan uzak çok dikkatli bir uygulama…
Bunu sağlayacak bir siyasi destek…
Bunun için politikaya soyundum.
Şimdi, her zamankinden daha çok politikanın içinde görüyorum kendimi.
Söylediklerim bir bir gerçekleşiyor.
Bu, söyleyeceklerimi ve yapacaklarımı önemli kılıyor.
Göreceksiniz, çok yakın bir gelecekte ülkeleri tarım batıracak ya da kalkındıracak.
Bunu, Abdullah Gül’e, R. Tayyip Erdoğan’a, Deniz Baykal’a, Devlet Bahçeli’ye; daha da önemlisi Milletimize bilmem ki daha nasıl anlatmalı?
Anlayacaklar ve tedbir düşünecekler, inanıyorum.
Akıl bunu gerektirir çünki…
Kızılderili Reis Seatle’ın dediği gibi, “son ırmak kuruduğunda” diye başlayan tirad, bu güzel ülke ve bu çaresiz insanımız için cenaze namazı yerine geçer, Allah korusun!
SAAT ÇİNİ VURDU BİRDEN: P İ R İ N Ç Ç Ç
Yukarıdaki ara başlık, Cemal Süreya’nın “Ülke” şiirinin ilk mısrası…
Şiirin tamamı çok güzel, bulup okumalısınız.
Bu şiir, bize bugün pirinci hatırlatacak sadece.
Pirinç, birdenbire gündemi belirleyen unsur oldu.
Daha doğrusu tarım, ekonominin nirengi noktası olmaya başladı.
Beklenirdi ki, hiç olmazsa bunca emareden sonra, liyakatlı bir devlet adamı gibi davranılıp, yetkililer tarafından acilen bir tarım politikası hazırlansın…
Başbakanın bu konuda tüm yapabildiği, pirinç spekülatörlerinin ihbar edilmesini istemek.
Ne yazık…
Pirinç meselesinin çıkış nedeni o kadar basit ki…
Geçmişte, Karadeniz bölgesinde fındık %70’e varan eğimli yerlerde yetiştirilirdi. Samsun’un Terme ilçesi ile, Trabzon’un Yomra ilçesi arasında kalan dar ve meyilli bir şeritte varlığını sürdürürdü.
Eğimin bittiği yerde başlayan uçsuz bucaksız dümdüz ova ise bir pirinç cennetiydi…
Türkiye’yi yönettiğini zanneden ve tarımı oy deposu olarak gören ufuksuz politikacılar, geçmişte, fındık çiftçisinin oyunu almak için, fındığa, Fiskobirlik aracılığıyla yüksek fiyat verdiler, Fiskobirlik’in zararını da hazineden karşıladılar.
Ne oldu?
Fındığın fiyatı, bütün tarım ürünlerinin fiyatını geçti.
Siz çiftçi olsaydınız ne yapardınız?
Tabii ki, az kazandığınız ürünü yetiştirmeyi bırakıp, çok kazandıran fındık ziraatına başlardınız, değil mi?
Karadeniz çiftçisi de öyle yaptı.
Bu teşvik politikası sonucunda…
İstanbul’a kadar dayandı fındığın ucu, Bolu’ya kadar indi, diğer taraf ise Artvin’e ulaştı.
Bu sefer satamamaya başladık fındığı.
Daha önce, mesela Ünye’de, meyilli fındık arazisini bittiği yerde, dümdüz pirinç sahaları uzanıyordu demiştik.
Tüm Karadeniz’de fındık, pirinci kovdu, iyi mi?
Tam bir Türk tarımı çelişkisi çıktı ortaya, “ihtiyacımız olan pirincin yerine, satamadığımız fındığı yetiştirdik.”
Bütün bunlar, 2003 yılında Başbakan R.Tayyip Erdoğan’a anlatıldı.
Eğer tedbir alınmazsa, yakın bir gelecekte Türkiye’nin yiyecek ekmek bulamayacağı hatırlatıldı.
Ne yazık ki, Tarım Bakanlığı, en çok ciddiye alınması gerekli bakanlık olduğu halde, hiç önem verilmedi.
Sami Güçlü ve daha sonra da Mehdi Eker gibi, bu konuda hiçbir iddiası olmayanlarca yürütülmesi tercih edildi.
Tarımda devrim yapacak bir kadro oluşturulmasına izin verilmedi.
Sonuç ortada….
Türkiye, ihtiyacı olan her şeyi dışarıdan almaya başladı.
Bu R. Tayyip Erdoğan’a ait bir sorumluluktur, tek karar mercii kendisi olmuştur çünki…
Türkiye, yıllarını kaybetti, altın değerinde zamanını boşa harcadı, yazık oldu bu ülkeye, yazık!
BİR ŞAİR: SEZAİ KARAKOÇ
BİR ŞİİR: ÇATI
Kaç aç varsa hepsi ben
Kaç hasta varsa hepsi ben
Kaç liman önlerinde dönen
İşsiz hamal hepsi ben
Kaç aşktan tersyüz edilmiş
Aşık varsa hepsi ben
Bütün çiçeklerle donanıp
Bütün insanlarla ölen
Atılmış kömür toplar
Annelerinin zoruyla çocuklar
-Başka çaresi ne annenin-
Çocuklarıyla yere çarpılan
Ben o çocuklarla yere çarpılan
Sevgili deyip yere çarpılan
Sedye taşımaktan kolu tutulan
Bu sessiz çılgın çalkantıda
Popularity: 7% [?]

Son Yorumlar