Sonbahar savurduktan az sonra
Star Gazetesi Yazıları
Bu yazıyı yazdır
27 Kasım 2005
Bu bir şiir aslında. Şöyle: ‘Hüzün-Ey hüzün-Taç yapraklarını bir bir-Uçuran gelincik ey!-Dağılıp, yok olacaksın!-Sonbaharı savurmadan az önce…’
Nasıl da ilginç bir benzeşme var ‘güz’ ile ‘hüzün’ arasında.
Sararmış yaprakları uçurdukça, yok oluşunu, yeniden dirilmeye ayarlayıp; bir baharla yeşerecek uykusuna yatmak üzere geliyor, altın sarısı atlarıyla sonbahar.
Gelirken, yüreğimizdeki bir teli de tınlatmıyor mu? Hem de nasıl..
Gelin, eski günlerin güzelliğine dağılsın herkes, cami önlerinde güvercinlere atılan bir avuç yem gibi… Kendi çocukluğunun unutulmuş bahçelerine dalsın. Bir gençlik türküsü olarak dönsün kendine.
İçinde, tüm sevdiklerinin anıldığı bir türküler demetini mırıldansın.
İnsanın, doğduğu yeri yeniden yaşaması, mayasının yoğurulduğu toprağı ecdadının kokusunu alırcasına koklaması ve yaşandıkça, geçmişte kalan tüm güzellikleri de yeniden yorumlaması, ne doyulmaz bir tad, ne unutulmaz bir güzellik..
Tıpkı, çocuk ellerinizle meydandaki büyük çınara yazdığınız, yıllar sonra bile, yerinde olup olmadığını merak edip, gizlice gözlediğiniz yazı gibi.
O çınar Barguzu’da ve yazılan ad, benimkisi. Yazan da bendim, çocukuğumda.
Barguzu nerede?
Malatya’da.
Siz bu yazıyı okurken, ben orada, doğduğum topraklarda geçmişimi ‘teyemmüm’ edeceğim, bir gün içine karılacağım toprakla.
‘Mübalağa akşam olur-Güz, nefti dolaklarını kuşanır da gelir-Yaprağın fetrete düştüğü zaman’ diyor, tarihe takılmış bir isyandan söz ederken şair.
Hatıralarla boğuşmak da bir isyan değil midir, geçip gidene isyan…
Kısaca Asbuzu’dayım…
Başka bir şairin, Malatyalı Niyazi Mısri’nin: ‘Barekallah gülsitan-ı bülbülandır Asbuzu-Cenneti tezkir eder ali mekandır Asbuzu’ dediği şehirde, yani Malatya’da.
Şehir ve adam
Eski kenti koruyamıyorsunuz, bu güne taşıyamıyorsunuz. Bir süre sonra unutuluyor, yaşayanlarını yitirdikçe. Yavaş yavaş silinip gidiyor hafızalardan.
Hititlerin Malatyası, Orduzu-Aslantepe imiş. Şimdi, nice onyılların aramasıyla ortaya çıkarılmış bir devlet kalıntısı.. Orduzu’daki birkaç bahçe büyüklüğünde ancak, o koca Hitit uygarlığı.
Romalıların Malatyası, bugünkü Battalgazi ilçesi, dünün Eskimalatya’sı, tam adıyla ‘aşşağışeher’. Roma’yla birlikte, Selçuklu ve Osmanlı Malatyası.
1837’de, başka bir Malatyalının, Kavala’ya göçetmiş ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa adını almış bir Malatyalı’nın Osmanlı’ya isyanı yüzünden, Asbuzu’ya, o günkü yazlığına, bu günkü yerine taşınıyor Malatya, bir bakıma Cumhuriyet Malatyası.
Bu sürekli değişimde, değişmeyen tek şeyi, adı. Yalnızca o değişmiyor.
Sürekli değişecek, biz istemesek de.
Bize de bir ‘zevk-i tahattur’ kalacak, kala kala..
Anımsama yani, eski fotoğrafların sararmışlığına sığınmak gibi…
Bir yiğit Malatyalı
Üniversite sorununun çözülmesinden umudumuzu kesmiştik doğrusu.
Kendi içerisinden sorunu çözecek bir ses çıkmıyordu. Sezai Karakoç’un dediği gibi, ‘içinden çağrılmayan insanı, dışarıdan çağırmak da mümkün değildi’
Umutlarımızın kesildiği bir anda ortaya çıktı Prof. Dr. Mesut Parlak. Neşter attı üniversite sorununa.
En başta, kendisini de kapsayan gerçekçi bir çözüm önerisi: Rektörler, sadece bir devre için seçilsin.
İkinci olarak, devrim sayılabilecek bir düşünce: Para-pul işlerine karışmasınlar. Sadece eğitimin kalitesiyle uğraşsınlar.
Ayrıca, gebe kalmamak için, üniversite hocası, kendi üniversitesine rektör seçilemesin.
Sadece kaliteli bir eğitim amaçlansın.
Bundan daha gerçekçi, daha uygulanabilir çare yok sanıyorum, kangren olmuş şu üniversite sorununa. O yüzden, tüm Türkiye konuşmalı, tartışmalı,değerlendirmeli bunu.
Öncelikle de basın, siyaset ve eğitim kesimi.
Popularity: 8% [?]

Son Yorumlar