Siyaset mi, evet!
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
1 Mart 2006
Türkiye, bu sorunun cevabını aramamalı artık. Patrona Halil isyanından Kabakçı Mustafa vakasına kadar, zihnimize kazınan her müdahale, geri kalışımızın nedenleri arasında gösterilerek tarihteki yerini aldı, ne yazık ki…
Buna bir de 28 Şubat, 12 Eylül, 12 Mart, 27 Mayıs gibi son yarım yüzyıldaki önemli günleri de ekleyin… Her birine, tarihçilerin ve ekonomistlerin belirlediği (-10) yılı da gerileme nedeni olarak koyun ve çarpın.
Çıkan sonucu, şöylece görünür bir yere kaydedin…
O zaman hiç kimse, ‘dünya niye 2006’da da, biz hala 19. yüzyılı yaşıyoruz’ demesin. Hesap ortada, her müdahale 10 yıl geri götürüyorsa, bulunduğumuz yerin tespiti de zor değil.
Bir de bu işi kimlerin tahrik ettiğine bakmalı.
‘Bazı’ ortak parantezini açarak, içini dolduralım: Yeteneksiz ama hırslı bürokratlar, para kazanmayı iktidara yakınlıkta gören iş adamları, menfaate odaklanmış medya mensupları, uluslararası hiçbir başarısı olmayan, satışını ideoloji pazarında yapan bilim adamları, kapasitesiz yargıçlar filan… Tablo bunlardan ibaret değil doğal olarak, bir sürü de figüran var bu işin içinde… Ülkemizi geriye iteleye iteleye bugünkü konumuna getirdiler.
77.8 milyon hektar alan üzerinde yaşayan, çoğu cahil bırakılmış, üretmeden tüketmenin yollarını arayan, dünyanın ileri ülkeleri ile kıyaslandığında çocuk ölümlerinden rüşvete kadar olumsuzluklarda birinci, kişi başına milli gelirden birimden üretime kadar olumlu her alanda dünya sonuncusu olan 70 milyon perişan insan.
Bu gerilikten kurtulmak için planlayan, araştıran, çalışan, çabalayan, uykusuz kalan bir millet göreceğinizi umuyorsanız, yanılıyorsunuz.
Türlü şeytanlıklarla birilerini devirip, ‘pipet’ini ballı süt bardağına sokmaya çalışan bir sürü adam…
Üstelik, bunca geriliği ekonomik bir olay olarak algılayacağına, milliyetçilikten Müslümanlığa, çağdaşlıktan Atatürkçülüğe binbir nedene ustaca sığınabilen garabet…
Manzara bu.
Madalyonun bir yüzü daha doğrusu.
Başka bir açıdan baktığımızda, siyasetin de, kendine olan güveni haklı çıkarması beklenir.
Siyaset bir çözüm aracıdır. Ancak bilimsel, insani, gerçekçi ve ülke dokusuna uygun çözümler üretmesi arzulanır.
Bu güne kadar, yönetmeyi, ‘lafla idare etmek’ zanneden siyasetin, geride bıraktığı yıkıntı, ancak ‘bilimi öncü kılan’ gerçekçi programlarla, akıllı uygulamalarla düzeltilebilirdi.
Bugünkü iktidarın varolma nedeni de bu, aslında.
İnsanlar oy verirken sadece bir partiyi iktidara taşımadı, ‘lafla peynir gemisi yürüteceğini’ zannedenleri de sandığa gömdü. Bir bakıma seçmen çok gerçekçi davrandı.
Tarım, yapısı gereği ‘iktidarı belirleyen’ bir güçtür bizim ülkemizde, daima.
Bugünkü hükümetin, tarımda köktenci olacağını vurgulayan sözü var insanımıza. Yapısal reformu gerçekleştireceğini, her vesileyle, önemli belgelerde vurgulamıştır. Bir bakıma insanımızla ahitleşmiştir.
Bu sözünü uygulamaya koyarken, kendi içinde değişti, yenilendi siyasi kadro.
Tarım Bakanı, değiştirilen bakanlıklardan biriydi.
Mehdi Eker bir umut olabilirdi.
Pazartesi günkü Yeni Şafak’ta, Mehmet Ocaktan’ın Tarım Bakanı ile yaptığı ‘beyin fırtınası’nı, bu heyecanla okudum.
Tarımsal yapısı bozuk, arazi mülkiyet rejimi ve miras hukuku bölünmeyi tetikleyen, tarımda istihdam edilen çok adamla az üreten, birimden verimi düşük, ürettiği dünya standardında olmayan, bu nedenle ham satıp az kazanan bir yapının konuşulmasını bekliyorsunuz doğal olarak bu ‘fırtına’da.
Körlerin fil tarifi gibi, çıka çıka ‘pazarlama’ sorunu çıkıyor karşınıza.
Siyasete evet, ama hakkını vermek koşuluyla!
‘Hakkını verme’ konusunda ısrarcıyım.
Hakkı ne derseniz?
Sadece ‘bilimsel olmak’ derim…
Popularity: 5% [?]

Son Yorumlar