Yanınızdan, yörenizden akıp gidiyor insanlar, ırmak gibi. Bir metropolün çıldırma vaktindesiniz. Her şey dağılıyor, boşalıyor. Sizi, yerinizden söküp atacak, ayaklarınızı yerden kesecek bir ‘insan çığı’nın içindesiniz.

Üşüyorsunuz, yorgunsunuz, bıkkınsınız, bitkinsiniz.

Çaresizsiniz, şaşkınsınız, umarsızsınız.

Sesten, uğultudan, ışık parlamasından, hareketten ürküyorsunuz.

Yumuşacık, sevgiyle bakan bir çift göz arıyorsunuz.

İstiyorsunuz ki; bir el sizi çekip alsın bu girdaptan. Huzurun koynuna bıraksın. Sessiz bir göl kıyısına, kuşların yeğni seslerinin yapraklara gömüldüğü bir yere. Sadece yüreğinizin vuruşunu duyduğunuz bir ormana, gökyüzünün açık-açık-açık mavi, sütbeyaz yansımasına…

Annenizin, o emsalsiz, sadece annelerde olan kokusuna…

Soyunuzdan bir bebekte, ailenizin ortak yansıması yürek kamaşmasına, gizliden gizliye…

Bunları düşünerek itelene, sürüklene gidiyorsunuz. Birdenbire…

Evinize ulaşmışsınız. Alıştığınız, sizi rahatlatan şeyler. Artık, komuta sizde!

Siz, her şeysiniz!

Bir el, geniş yapraklı ağaçlar ormanının güz yalnızlığına bıraksın sizi. Genzinizde çıldırtıcı, deli kokular…

Bir sabah vaktinin her şeyi durduran sessizliğinde, gün vurmuş kar pırıltısı…

Işıktan bir sevgi seli, sarıp sarmalayıp, çocukluğunuzun kıyısına atıyor, bir ılıman dalgayla.

Bunlar size yaraşsın istiyorsunuz, kendinizi hep buna hazırladınız, uzun zamandır…

Belki de gerçeğin,yüzünüze vuran buzdan kırbacı ile; gönlünüzün bu soğukta, közleri küllenmiş ılık bir mangal hayalindeki yatıştırıcılığı arasındaki dengeyi arıyorsunuz.

Hayatın kendisidir belki de bu!

Diye düşünüyorsunuz. Zihninizdeki hatıraların bir yerinde hep çocukluğunuz var çünkü…

Bir kış gecesinde, hiç ihmal etmeksizin, annenizin uyku akan gözlerle size içirdiği, o ılık gece sütlerinin lezzeti…

Onların süt olmadığını, bir düş içeceği olduğunu düşünüyorsunuz. Sütün ötesinde bir anlam kazandırıyor sevgi ona, o bir bardak süte.

İnsanın kalbindeki med-cezirin kumlarda oluşturduğu görüntü bu.

Benzer bir hikayesi olmayan var mı?

H H H

Hayat mayat diyorlar

Aylar, hep aynı yerde duruyor miladi takvimde. En şiddetli kışa denk geliyor yılbaşı, her zaman. Dedelerimizin takvimi hareket halindeydi oysa. ‘Ay’a ayarlıydı, dönüp dururdu. Eski takvimin uygulandığı ramazanları, kurbanları düşünün. Yılın her ayına konuk oluyor. Yaza denk gelen ramazanlar, kışın tutulan oruçlar.

Ayrı bir lezzette miydi hepsi acaba?

Yılbaşının tek görüntüsü var oysa, hafızamızda.

Ama hayatımızda tek görüntü yok!

Hayat, tekdüzeye muhalif. Hayat çoğulcu…

‘Hayat-mayat diyorlar/Benim gözüm mayatta/Hayatın eksiği var/Hayat eksik hayatta’ derken, bu çoğulculuğun,yüreğimize yakın kısmına mı işaret ediyor Necip Fazıl? Sıcak, ılıman bölgeyi (mayatı) sahiplenirken, işimize gelmeyen, dayatan, soğuk ve gerçek bölümü (hayatı) reddetme eğiliminde mi?

Her ne hal ise, biraz da özeleştiri aracı şu yılbaşı…

İnsanoğlunun, kendini, kendi geçirdiği bir yılı, doğrularını-yanlışlarını sigaya çekme arzusu uç veriyor. O yüzden Yorgo Seferis’in, o unutulmaz dizesini koydum başlığa: ‘Hayatın, sen ne verdiysen odur!’

Bir yıla daha ulaşmış oluyoruz. Bir beyaz sayfaya.

Yeni yağmış kara, ayak izi değmemiş ovaya…

Bundan sonrası bize ait.

Karalayıp, buruşturmak da elimizde, en güzel şeyleri yazmak da…

Tercih bizim.

Güzel bir yıl geçirmemiz için çaba dileyelim!

Hepimize, hepinize; dünyaya.

Ve öngörü!

Ve nasip!

İzmir doğumlu Seferis’in, Mevlana’yla, Yunus’la kardaşlanan o anlamlı sözünü, her an hatırlayacağımız bir yere, mesela yüreğimize iliştirelim mi?

Pusulamız, kalbimiz olsun!

Hepinize iyi bir yıl diliyorum, sevgili okuyucularım.

Gönlünüze göre bir yıl.

Popularity: 6% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar