Sadece kendi beyni, kendi yüreğiyle siyaset
Malatya Yenigün Yazıları
Bu yazıyı yazdır
30 Ekim 2008
İnsan hayatında da, toplum hayatında da siyaset çok önemli.
Peki, siyasetin ne kadarı; nasıl, hangi yolla biliniyor?
Nasıl öğreniliyor?
Bu soruları kendime sorduğumda, kişisel yaşamım çerçevesinde aldığım cevaplar şunlar:
1949 doğumluyum.
Anlayabildiğim,
ayrıntılarını çözebildiğim, künhüne vakıf olabildiğim ilk siyasal olay,
1965 milletvekili genel seçimleri oldu…
1965’ten sonrasını yaşayarak; öncesini de, bir kısmını dinleyerek, büyük bir kısmını da okuyarak öğrendim siyasetin macerasını.
Hala da sürüyor öğrenciliğimiz.
Şimdilerde, tarihin ilk çağlarındaki siyaseti merak ediyorum; okuyor, öğrenmeye çalışıyorum.
Okudukça, birbirine hem benzemeyen, hem de benzemeyen birçok serüvenle karşılaşıyoruz…
Örnekler ilginç…
Bazı genç insanlar, siyaseti, gençliklerine rağmen becerebilmiş, başarılı olmuş…
Bazıları da ileri yaşlarda, yaşlılıklarında…
Mesela,
Aristo’nun öğrencisi Büyük İskender; tüm hayatı 33 yıla sığmış,
fethettiği toprakları, yaklaşık 13 yıllık iktidarına sığdırmakta
zorlandığımız bir uç örnek…
“Fatih Sultan Mehemmed Han Gazi”
adıyla maruf, bizim Fatih olarak bildiğimiz, Avni adıyla çok değerli
şiirler söyleyen Osmanlı sultanı, gençlikte başarı için bizim
tarihimizde, uygun bir örnektir.
21 yaşında İstanbul’u fethettiği
düşünülürse, başarısının önemi anlaşılır. Zamanımızda, 21 yaşına çocuk,
bilemediniz ‘tecrübesiz bir genç’ gözüyle bakıldığı dikkate alınırsa,
Fatih’in yaptıkları, daha da önem kazanır.
Atatürk de başarılı
olmuş gençlere örnek olabilir. Milli mücadelenin lideri olduğunda,
rütbesi mirliva (tuğgeneral ile tümgeneral arasında bir Osmanlı
rütbesi), yaşı 38’dir.
Hatayi mahlasıyla güzel şiirler söyleyen devlet adamı Şah İsmail de, 37 yıllık kısacık ömründe, önemli başarılar yakalamıştır…
24
yaşında padişah olup 23 yılda tüm Hindistan’ı egemenliği altına alan
başka bir şair-devlet adamı, Babür Şah da tüm bunları 47 yıllık kısa
sayılabilecek ömründe başarmıştır…
4. Murat da öyle… 11
yaşında padişah olmuş, 17 yıl saltanat sürmüş; bugün aklımızda kalan
tüm başarılarını da bu kısacık 28 yıla sığdırmıştır.
İleri
sayılabilecek yaşlarda devlet yönetip, başarılı olmaya örnek Yavuz
Sultan Selim’dir. 42 yaşında padişah olmuş, 8 yıl padişahlık yapmıştır.
2 milyon 375 bin kilometrekare olarak devraldığı ülkeyi, 6 milyon 557
bin kilometrekare olarak bırakmıştır. Daha da önemlisi, Anadolu
birliğini sağlamasıdır. Osmanlı devlet düzenini, sarsıntılı bir dönemde
yaşamasına rağmen, doğru kurabilme yeteneğini göstermiştir.
İleri
sayılabilecek yaşta siyasal başarı için, en yakın örnek Turgut
Özal’dır. 56 yaşında başbakan olmuş, bütün siyasi hayatı da on yıl
sürmüştür.
Bugün Türkiye’de hala anlaşılmaya çalışılan yaptıkları, bu on yıllık sürenin eseridir.
Bu
insanlara baktığımızda, ilk gördüğümüz şey, kendi beyinlerine, kendi
yüreklerine, kendi gayretlerine güvenir olmalarının, ilk özellikleri
olduğudur.
Bu, bir özgüvenin sonucudur.
Örneklerde de
görüldüğü gibi, kimine çok genç yaşlarda nasip olan başarı, kimilerine
ileri diyebileceğimiz yaşlarda nasip olmaktadır.
Peki, başarı dediğimiz şey nedir?
Bazıları,
mesela bir makama gelmeyi, ya da zengin olmayı başarı saysa da; asıl
başarının ‘zamana karşı direnen şey’ olduğu, tüm insanlığın ortak
değerleri olma özelliği taşıyabilmenin de, bu tarifi perçinlediği gibi
bir algılama doğru geliyor bana.
Bugünden geriye baktığımızda
“yaşayanların aklında, ölenlerin ardında kalanlar”, ya da tarihin
geriye doğru gezintisinde gözümüze takılanlardır, başarı olarak
nitelendireceklerimiz.
Ege kıyısında Datça’daki Knidos, geçmişte
çok önemli bir dünya kenti, bir metropolmüş. Knidos’lu mimar Sostratos
da, dünyanın 7 harikasından birisi sayılan İskenderiye Feneri’nin
mimarı…
Yine tarih tezimi destekleyen bir olayı da hemşehrimiz Samsatlı Lukianos, kitabında anlatıyor…
Knidoslu
mimar, fener inşaatını bitirince mermere kendi adını kazıyor. Ama
üzerini bir sıvayla örtüp,dönemin kralının adını yazıyor.Bir süre
sonra, kral ölüyor,geçen zaman sıvayı döküyor ve altından şu yazı
çıkıyor: “Knidoslu Deksiphanes’in oğlu Sostratos’tan deniz yolcularının
kurtarıcısı tanrılara..”
“Yani mimar, yaşadığı günleri, kendi kısa ömrünü değil, gelecek yüzyılları düşünüyormuş” diyor Samsatlı Lukianos…
Gelecek yüzyılları düşünmek, kendi kısa ömrünü önemsememek; herhalde kalıcı olmanın ilk şart da bu…
Cumhuriyet tarihini düşünelim isterseniz…
Atatürk’ten,
İnönü’den. Bayar-Menderes ikilisi’nden, 27 Mayıs’çılardan, Süleyman
Demirel’den, Turgut Özal’dan neler kaldı bugüne?
Tayyip Erdoğan’dan bir şey kalacak mı?
En sert madenlerden bile sert olan tarihin hafızasına, kimler, ne bırakacak?
Yaşayıp göreceğiz.
NUMAN KURTULMUŞ NE YAPABİLİR?
Tayyip
Erdoğan, siyasi kariyerini, başkanı saydığı Erbakan’ın elini toplum
içerisinde öpüp, bağlılığını göstererek, bu ritüeli de ileri boyutlara
taşıyarak, abartarak yaptı.
“Biat ettiği adam”ın adını, oğluna koyarak pekiştirdi bu bağlılığını.
Geçen zaman hükmünü icra etmeye başladı, devir değişti.
“Biat
ettiği adam”, o günlerde yani 28 Şubat sürecinde, kendisini devirmeye
çalışan güçlerle savaşırken, bazılarına göre sudan bir bahaneyle onu
terketti, yalnız bıraktı.
Bu, geçmişindeki, bizlerin bilebileceği ilk kırılmadır.
..Ve başbakan oldu…
Önünde iki yol vardı;
Ya “statüko”cu olacaktı, ya da gerçekten “yenilik”çi…
O, Demirel gibi statükocu olmayı, günü kurtarmayı seçti.
Oysa ki, ondan beklenen, Özal gibi “tarihe not düşmek”ti.
Bu da bildiğimiz, yaşarken şahit olduğumuz ikinci kırılma…
İnsan ömrünün sınırlı olduğunu unutan bir yapısı var insanoğlunun.
Sanıyoruz ki, sonsuz bir ömür yaşayacağız.
En
küçük bir yetki ya da imkan sahibi olunca; padişah gibi davranmak,
hatta bir adım ileri gidip Firavunlaşmak, bundan dolayı da Kurani
tabirle “azgınlaşmak” geliyor aklımıza…
Güçsüzlere karşı muktedir gibi davranmak, güçlülere karşı da yalvarır gibi durmak…
Sınav veren insanın, hayat karşısındaki fotoğrafı, ne yazık ki bunlardan birisi…
Numan Kurtulmuş’un adını duyardım.
Eskilerin “ru-be-ru” dediği, yüzyüze görüşmedik hiç.
Aynı ortamda bulunmamızı gerektirecek bir vesile de olmadı.
Yakınlarda
bir yurtdışı seyahate katıldım, beş gün sürdü. Bir dostum düzenlemişti,
kimlerin katılacağını bilmiyordum, ancak havaalanında öğrendim…
Ama, seyahatten döndükten sonra da, o ülkeye, 54 kişilik bir grupla parti kurmak için gittiğimizi okudum ulusal gazetelerde…
Şundan bundan duydukları geziyi böyle yorumlamışlardı.
Oysa
ki, biz, çok ulvi bir amaçla, Avrupa’daki İslam medeniyetinin izini
sürmek, Endülüs’ü tanımak için yola çıkmıştık İspanya’ya doğru;
eşlerimizle, çoluk çocuğumuzla…
Gezi başladıktan sonra tanıştık Numan Bey’le.
Gittiğimiz
ülkede, şehirlerarası uzun otobüs yolculuklarında, daha yakından
tanışma, konuşma, Türkiye hakkındaki fikirlerimizi birbirimize anlatma
imkanımız oldu.
Ben, siyasette vefa konusunu çok önemli buluyorum.
Hatta,
belki de abartarak, vefa duygusunu, insanlığın temel argümanı sayarım.
Bu nedenle zor koşullarda vefalı olabilmeyi başarmış insanların,
yanımda ayrı bir değeri vardır.
Dostluklar için vefa, belki de en önemli şey…
Önümüzde iki isim var: Tayyip Erdoğan ve Numan Kurtulmuş.
İnsanoğlu, olaylar karşısındaki davranışlarıyla sınav verir demiştik…
Önce Allah’a karşı, sonra toplumsal değerlere, sonra da kendi kişiliğine karşı verilen bir sınavdır bu…
Tayyip Bey’in veremediği düşünülen sınavı, Numan Bey’in başarı ile verdiği gibi bir düşünce yaygın…
Görebildiğim kadarıyla istismar etme boyutu taşıyacak biçimde el öpme işine girmedi.
Ama daha önemli bir şey yaptı, zor geçidi kolaylıkla geçti.
Çünki, bağlı kaldığına bağlılığını, zayıf döneminde de sürdürdü. Dünyalık için ona ihanet etmedi.
Bu önemli bir farklılık, benim hayatı kavrayış biçimime göre, bir ayrıcalıktır.
İkinci
olarak da, tarım konusundaki düşüncelerimizi, gezdiğimiz ülkenin doğru
uygulamalarını da görerek müşavere etme imkanı bulabilmemiz…
Tarımı
doğru anlayan siyasi yapı, doğru uygulamaları hayata geçirirse,
Türkiye’nin hendekten çıkması için ilk adımı atmış sayılır.
Numan Kurtulmuş’un, görebildiğim en önemli özelliği, bence, hayatı ciddiye alması…
Hayatı
ciddiye almış, bilimi ciddiye almış, dünyayı ve insanları ciddiye
almış; kendi felsefesini oluşturmaya çalışan bir entelektüel…
Tayyip Erdoğan’ın ise, ciddiye alma konusunda her zaman büyük bir eksiklik yaşadığı yazılıp çizildi.
Olayları bir yarışma gibi algıladığı, başarılı olmayı imajda, bir adım ileri söyleyişle, göz boyamada bulduğu vurgulandı.
Bu yönüyle de, Demirel’in farklı bir versiyonu olduğu söylendi.
O
yüzden, Numan Kurtulmuş, duruşundaki kaliteyi muhafaza edebilirse,
Türkiye için bir şans olabilir, yaşadığımız kritik dönem itibariyle.
Çağın gereklerini dikkate alırsa…
Bunu başarabilir…
Onu da yaşayıp göreceğiz.
SİYASET, ÇÖZÜM ÖNERMELİ
Türkiye’nin onlarca sorunu var, biliyorsunuz.
İktidarından muhalefetine, siyasi çözüm önermede büyük bir kısırlık yaşandığı da malumunuz.
Siyaset böyle eksik gedik bir görünümdeyken, devlete ait kurumlar da aynı…
Yani, yürütme ve yargı…
Kurumlar da kendi konularına ait sorun tespiti ve çözüm önerme gibi bir sağduyudan mahrum.
Türkiye, siyasette, piramidi tersine çevirmenin sıkıntılarını yaşıyor.
Genellikle şöyle olması gerekir…
Önce bilimin ve aklın önderliğinde, aksayan yönler, sorunlar, piramidin tabanında tespit edilir.
Daha sonra da bu sorunlara çözüm aranır, onarılma süreci için öneriler getirilir.
Bunlar tabandan tepeye doğru, kıvamlanarak yürür.
Türkiye’de,
tepedeki bir emir veriyor, aşağıya doğru, herkes o emrin gereğini
yerine getirmeye çalışıyor, ona yasal kılıf uydurma gayreti içine
giriyor.
Halbuki, sorun en aşağıdan, sorunu yaşayanlarca tespit
edilmeli, çözüm de onların muhataplarınca, yani sorunu en aşağı
seviyede çözeceklerden çözüm önerileri gelmeli.
Bu, tepeye kadar, tabanın bir önerisi olarak ilerlemeli.
Piramit, tabanı üzerinde durmalı yani.
Oysa ülkemizde, tepesi üstüne durmaya çalıştığından, bir türlü denge sağlayamıyor, ikinin biri devrilip duruyor.
Ne siyasette, ne bürokraside, ne de yargıda bir canlılık var.
Görünen
o ki, kısır çekişmelerin bizi getireceği yer, bir kristal bardak gibi
hayatımızın, geleceğimizin, çocuklarımızın, ülkemizin ve mutluluğumuzun
tuz buz olmasıdır.
Görünmeyen, yeraltında sinsice ilerleyen, kara
katran gibi geleceğimizi karartan bir hareketin, bir depremin varlığı,
ne yazık ki, bu kuru gürültü arasında kaybolmaktadır.
En kötüsü de,bu olumsuzlukların farkedilmemesi, bilinmemesi,sorun olarak algılanmadığından, çözüm yoluna da gidilmemesi….
En acısı da bu.
Oysa
ki, Türkiye gibi bir ülkenin sağladığı imkanlar doğru kullanılsa, en
azından, gelecek için içimizde bir umut taşımamız mümkün olur.
Bunun çözümü siyasettedir.
Siyasetin makul çözümler üretmesi, halkın da doğru çözümün arayışı içinde olması gereklidir.
Kurumlara gelince…
Onlar da olması gerektiği gibi olmalı.
Herkes kendi işini doğru yaparsa, çözüm aramanın, sağlıklı bir yol aramanın anlamı olabilir.
SİYASETİN ARAMA/ARAŞTIRMA SORUMLULUĞU
Anayasa Mahkemesi yine gündemde… Bu kez de, aldığı kararların gerekçeleriyle.
Hükümet, mahkeme üyelerini TBMM’nin ataması yönünde bir hazırlık içinde, bu biliniyor.
Neden böyle yapıyor?
Özal
tarafından atanan Haşim Kılıç ve Sacit Adalı hariç, diğer
cumhurbaşkanları tarafından atananların, hükümetin düşüncesine aykırı
oluşu görünen ana neden…
Hükümet, bir şeyi gözden kaçırıyor ve bununla da Türkiye’ye büyük bir kaosa sürüklüyor…
Hükümetin aklıyla bakalım…
Diyelim ki, bugünkü parlamento yapısı, Anayasa Mahkemesi’ne, hükümete uygun adamların atanmasına elverişli…
Yarın
bu aritmetik değişirse, başka partiler, başka adamları atayacaklar,
onlar da ayakbağı olacak bir duruş sergileyebilecekler doğal olarak.
Anayasa Mahkemesi’ni, “İnsan Hakları Mahkemesi”ne dönüştürmeyi neden düşünmüyor hükümet?
Hükümetin yapmaya çalıştığı şey, günü kurtarmak.
Oysa
ki, ülkemizin yargı sorununu, A’dan Z’ye, tüm boyutlarıyla teşrih
masasına yatırıp, toplumun her kesimini tatmin edecek; yargıyı
gerçekten tarafsızlaştırıp, adaleti sağlama aracı kılacak değişiklikler
için acele etmeliydi…
Bunlar yapılmazsa, geride kalan altı yıl, toz gibi savrulacak…
Bu ülkenin geçen zamanına, yitirdiklerine yazık olacak…
Anayasa Mahkemesi üyeleri de, TBMM tarafından atanırsa, belki yeni bir RTÜK olacak, belki de daha çok tartışılacak…
CUMHURİYET BAYRAMINDA NE OLDU?
Bizim kuşakta bile gerçek doğum tarihini, gün olarak bilmek zor…
Nedenine
gelince ya “gıllı garlar” yağdığında, ya “buğda” biçim zamanı doğulur,
ya “mişmiş”lerin çiçek döneminde, ya da “tud”ların olduğu zamanda…
Ya da “güzün”…
Kızılderili takvimi gibi, bizim eski hatıralarımızın, doğa olaylarına dayanan bir yanı mutlaka vardır.
…Ve bu ne kadar güzel bir özelliktir aslında, yaşadığımız dünyanın bir parçası olmuşuzdur…
29 Ekim 1949 günü ben doğmuşum, bir Cumhuriyet Bayramı gününde…
Bayrama denk geldiği için, net olarak biliniyor.
Ama, ihmal nedeniyle biraz geç kaydedilmişim nüfusa.
Resmi işlemlerde sorulduğunda, tereddüt ederek hatırlarım ve ezberden söylerim nüfus kağıdımdaki doğum tarihini:06.02.1950
O yüzden, babam dikkatli bir yazıyla, esas doğumumu eski nüfus cüzdanımın en son sayfasına yazmış.
Resmi alanda doğum tarihim, nüfusta yazan tarihtir.
Ama resmi olmayan her yerde, tüm edebiyat dünyasında, ansiklopediler de dahil, gerçek doğum tarihimi kullanıyorum.
Sonuç olarak, bir sonbahar günü doğmuşum.
Günlerden Cumartesi olduğunu, ben araştırarak buldum.
Cumhuriyet Bayramı olduğu için hiç unutulmamış.
Böyle başlamış hayatım…
İyi bir sınav verebilmek, güzel yaşayıp, geride güzellikler bırakarak, güzel ölmek de tek dileğim…
Hepsi bu…
BAŞSAĞLIĞI
Malatya
için bir değer olduğuna inandığım, dostluğunun eksikliğini hissettiğim
Murat Koçyiğit’in ölümünün birinci yıldönümüydü 27 Ekim…
Aynı gün babası Nurettin Koçyiğit de vefat etti, Murat’ın vefatından tam bir yıl sonra, bu kaybımızın önemini vurgularcasına…
Allah, her ikisine de rahmet eylesin…
Başta Doç.Dr.Ali Koçyiğit olmak üzere, geride kalanlara sabr-ı cemil niyaz ediyorum.
Popularity: 90% [?]

Son Yorumlar