Saatli maarif Takvimi’niz var mı?
Star Gazetesi Yazıları
Bu yazıyı yazdır
29 Ocak 2005
Ne güzel şeylerdi. Çocukluğumuza renk katarlardı. Aslında, bizim çocukluğumuz da yaşanmaya değerdi. Toprağın kokusunu, yaz akşamlarının serinliğini, kışın, karların üzerindeki güneş ışıltısını; ayı, yıldızları, samanyolunu… İçinde yüzdüğümüz ‘Derme Suyu’nun berraklığını, meyve ağaçlarının envai türlüsünü… yazmakla bitmeyecek ve bugün aramakla bulunamayacak nice güzelliği bize yaşatan bir çocukluktu… Bu çocukluğun çetelesini tutardı sanki Saatli Maarif Takvimi. Her yaşadığımız günü, incelikle bize hatırlatırdı. Doğacak çocukların adından, ‘bugün ne pişirelim’e kadar her sorunu dert ederdi kendine. Havaya, suya ve toprağa düşen cemreyi, önce takvimimiz fısıldardı kulağımıza, sonra dışarıda fark ederdik.
Bize yanlızca yaşamak kalırdı. Dolu dolu ve doya doya. Büyükler bilirlerdi büyük oldukları için; biz yaşardık, çocuklar ancak yaşayabilecekleri için. Herşey oyun gibi gelirdi, herşey. Uzun yürüyüşlerle katettiğimiz okul yolu bile, içinde yüzlerce oyun bayındıran bir zaman parçası, uğultulu bir çavlandı sanki, zamanın ve mekanın ötesinde. Yürürken ayağımıza dolanan kar sesi, güneşin binbir rengine karışır, Malatya’nın dağında taşında yankılana yankılana çocukluğumuzun tarihi içerisindeki yerini alırdı.
Hiç unutmadığım ve daha sonra kızılderililerde de gördüğüm bir özellik: fırtına ve soğuk isimleri… Kocakarı fırtınasından dizdonduran soğuğuna kadar güzelim adlar… Bunları, takvimimiz sabahleyin kapıdan çıkarken bize söyler, biz de ona göre, dışarıda nasıl bir havayla karşılaşacağımızı bilirdik. Ona hazırlıklı olurduk.
Takvimimiz bizi sürprizlerden korurdu. Takvime uymayan günleri ‘cığızlık’ yapmış bir oyun arkadaşı gibi kınama hakkımızı hep saklı tutardık. Mızıkçılığını cezalandıracağımız günü beklerdik sabırla.
Kış, biraz da çok istenmeyen bir konuk gibi oturur odalarımızda, o yüzden bizim çocukça yaşadığımız günün ışıklı bölümü kısacık olur, uykudan yardım aldığımız gecelerse, kışı unuttururdu bize. Uzun olsa da, uykuyla geçirirdik çünkü…
Yavaş yavaş bahar… Önce soğuğu ve karı üzerinden silkeleyen evler, yollar, ağaçlar… Sonra, güneşi eme eme yeşeren dallar, kabaran toprak, çılgınca koşup duran çiçekler, otlar, böcekler…
Yaşadıklarımızı yaşar, yaşayamadıklarımızı rüyalarımıza gizler; yine de yaşardık…
Yaz, bir imparatorluktu. Kışın, bir meydan muharebesiyle yakıp yıkıp tekdüze kıldığı harabeyi ‘imar ve ihya’ eder, mamur hale getirir, bir armağan olarak çocukluğumuzun kapısına bırakırdı. Takvimimiz yazar mıydı? Hatırlamıyorum. Biz, payamların, eriklerin, kaysıların çağla olduğunu kamaşan dişlerimizle bilirdik. Sabırsız iştahımız, kiraza ben düşmesini adım adım izler, ‘ham meyvayı’ yutkunarak yenilebilir hale getirirdik.
Bu arada çiğdemler ve ‘sultan navruz’ savrulmuş olur. Yarı beline kadar pencerelerden sarkan, duvar diplerinde güneşlenen bahar, yazla birlikte sokaklara fırlardı.
Yaz takvimi öylesine çılgın ki, yok gibi…
Biz, ağustos sonunda kendimize gelirdik. Bir bakardık ki, suya ‘kuyruk’ doğmuş; önce yüzmeden kopardık, sonra sırayla meyvelerden. Saklı cennetimizden… Genzimizde, güzün, çürüyen kokusu… Sonrası yine takvimden: Tozkoparan fırtınası, bağbozumu, zemheri… yılın ilk karının ufak ufak serpiştirmesini, sıcacık odaların pencerelerinde seyrederdik. Karşımızda ‘begdağı’, heybetli bir beg gibi durur tüm asaletiyle…
Biz, bu güzel çocukluğu, kişisel tarihimize nakşedip gideceğiz öncekiler gibi, ama bu güzellik yaşayacak bizden sonra da…
..derken, Independent gazetesinde yayınlanan bir rapor, çocukluğumuzun bu güzel gemisinin kayalıklarda parçalanacağını haber veriyor. Küresel ısınmanın, on yıl içinde dünyayı ‘geri dönülmez nokta’ya taşıyacağı söyleniyor.
Saatli Maarif Takvimi’miz yırtılıyor, ‘Saatli Çevre Bombası’na dönüşüyor.
Bu zengin çocukluğu yaşayamayacak olan doğmamış çocukların yüzü asılıyor. Dünyayı talan eden yüzyıllık vandallığa sitem edip küsüyorlar.
Artık, onların bir ‘Saatli Maarif Takvimi’ olmayacak belki de…
Popularity: 10% [?]

Son Yorumlar