Tarihten söz etmek muradında değilim.Üzerinde durmak istediğim şey, geçmişin, hiç ummadığımız materyaller üzerine tutunarak, yıllardan, yüzyıllardan süzülüp, günümüze kadar gelebilmesindeki kararlılıktır.

Bir de şu var, günümüzde var olan bir nesnenin, varlığını kabul etmemiz, en fazla o nesnenin yaşı ile ilgilidir.

Diyelim ki, evimizde kullandığımız dövme bakır bir tasın, alındığı günden günümüze kadar geçen süre, bizim gözümüzde onun yaşıdır.

Oysa, aynı tasın, fazla evrim geçirmeden, ilk icadedildiği zamandan günümüze kadar intikali için geçen süre, tas geneli içerisinde yaşının ölçeğidir.

O zaman elimizde su içmek için kullandığımız nesne, tarihi bir unsur olmaya başlıyor.

Biraz da bunun ötesine taşalım, aynı tas üzerine daha derinleşerek fikirler oluşturalım.

Bu tası, bizim kullandığımız biçimde kimler, ne kadar yüzyıllık bir dönemde kullandı?

Kaç kişi ağzını değdirerek su içti kana kana?

Bu tasın atalarından…

Bizim yaşadığımız topraklarda yaşamış insanların ataları…

Onlar kimlerdi?

Kültürleri, yaşama biçimleri nasıldı?

En azından çeşme kültürleri nasıldı, her çeşmenin başında, zincirle bir yerlere bağlı taslar var mıydı?

Önemli olmasa da aklımıza onlarca soru geliyor.

Ne kadar karıştı her şey birbirine değil mi?

Tastan hareket ederek, bir yeraltı şehrinin tarihsel katmanlarına ulaştık sanki…

Asıl başka bir şeyden söz etmek istiyorum, ama Malatyalı olmayanlara anlatmak çok zor, hatta Malatyalı olup da ‘bağköylü’ olmayanların anlaması da uzun sürebilir.

‘Pağa’yı hatırladınız mı?

Hani, bahçeye giderken, birkaç dilli ağaç kilidimizi cebimize koyup, genellikle daracık bağ yollarından, yeşili soluya soluya geçip, ağaçtan bir kapıyı açacağımız zaman…

Kilidi, pağaya sokarız, dilleri denkleştiririz; dilleri havaya kaldırır, sonra da kapıyı tutan kolu, hiçbir engele rastlamadan kaydırarak açarız.

Cennet kapısı gibi, bağın kapısı açılır.

Biz bağ deriz de, söylemek istediğimiz bahçedir.

Bahçeye bağ deriz biz.

“Bahçeye bar(bağ) diyemem /Ayvaya nar diyemem”  biçiminde bir Rumeli türküsü olsa da, biz bahçeye bağ demekten vazgeçmeyiz, hem de kendimizi bildik bileli.

İşte, kilidi sokup, kapıyı açtığımız o düzeneğe de pağa deriz.

Epeyce oluyor, pağa ile ilgili doyurucu bir makale okudum.

Yerel bir televizyonun, Malatya Güneş Tv’nin internet sitesinde….

Okuyucu olarak, ne kadar önemli bir iş yaptıklarını, övücü kelimelere dökerek, bir okuyucu mektubu kimliğiyle, o emek çekilmiş makaleyi yazana ve bize aktaranlara teşekkür etmeye çalıştım.

Gerçekten, müthiş bir araştırmaydı…

Birkaç bin yıllık tarihi geçmişinden söz ediliyor pağanın. Birkaç bin yıl, düşünebiliyor musunuz, nice bin yıllar, insanlar emek çekip etrafını çevirdikleri, kapısını kilitledikleri bahçelerini, ‘pağa’lı bir kapı yardımıyla korumuşlar.

Şimdi bahçenize gittiniz, kilidinizi pağaya soktunuz, bu tarihsel geçmişi hatırladınız, büyük bir saygı duymaz mısınız pağaya?

Hitit’li bir zat, Melita’da, yani bugünkü Orduzu’da, kilidi pağaya soktu ve açtı bağın kapısını…

Nasıl bir bahçeye girdi acaba? İçinde hangi ağaçlar, hangi meyveler vardı? Ne yaptı bahçede?

Bu ve benzeri bir sürü sorunun yanıtı geliyor aklıma.

Daha sonra, Romalı’lar döneminde, bir adam bağın kapısına geliyor, cebinden anahtarı çıkarıp, pağaya sokuyor, kapıyı açıyor…

Aynı pağa, ama geçen yüzlerce, binlerce yıl…

Peki bahçe nasıl acaba? Hangi ağaçlar, hangi meyveler, hangi sebzeler, hatta hangi otlar vardı?

Nereden, nasıl sulanıyordu?

Arazi mülkiyet rejimi nasıldı, yani miras hukuku, özellikle de kızlar-oğlanlar ne kadar pay alıyordu mirastan?

Büyüklüğü ne kadardı bağın?

Yüzlerce soru, yüzlerce tahmin…

Sonra Aspuzu… 1837’li yıllar, bu yılların Malatyasını, Moltke, “Türkiye Mektupları” adıyla yayınlanan kitabında, tüm ayrıntılarıyla anlatmaktadır.

Kündübekli, Çırmıktılı ,Kileykli, Barguzulu, Tecdeli, Banazılı, Aspuzulu, Aşşağı şeherli bir adam, tahta kilidini çıkardı, pağaya soktu ve bağının kapısını açtı…

Kıyafeti nasıldı bu adamın, yemek kültürü neydi, biraz önce hangi yemeklerle karnını doyurmuştu, ne iş tutardı, bağında neler vardı?

Hangi otlar, hangi sebzeler, hangi meyveler, hangi ağaçlar?

Bunların büyük bir kısmını biliyoruz.

Hem, dünkü mesele sayılır genel tarih içerisinde 1837,hem de Moltke, kitabında bunlardan söz ediyor uzun uzun.

Pağanın, üç önemli devirde, bağın kapısını açarken bize verdiği tarih bilinci…

Hititler dönemi, Romalılar dönemi, Osmanlı dönemi ve  onun uzantısı  Cumhuriyet dönemi Malatyası…

Sorular, sorular, sorular… ve yanıtları.

İyi ki şehrimizde, bu konularda çalışma yapmasını bekleyeceğimiz, oturmuş bir üniversitemiz var.

Malatya kültürüne giriş babında, “pağa”yı incelesin mesela, ilk iş olarak.

İlk kültürel açılımı, “kapı”yla yapsın. Bu kapıyı açınca, önüne bir cennet gibi zengin bir bağ/bahçe açılacaktır.

İster Yeşilyurt’taki dokuma kültürünü incelesin, isterse Kuluncak ve Darende’deki gezgincilik kültürünü ve bunu sonunda oluşan “hazeyn” dilini…

İster Arguvan ve Yazıhan’da el değmemiş bir derya gibi duran türkü kültürünü, bu arada Derviş Muhammed-Ahmet Aşıki-Sultan Bacı üçlüsünü incelesin, isterse Arapgir’de gördüğüm, ender bulunan ve tüm dünyada belli sayıda olan Stradivarius keman çerçevesinde, Arapgir’in imparatorluk başkentinden, Asitane’den, yani İstanbul’dan taşınan şehir kültürünü araştırsın, bu kültürün aynı topoğrafik özelliklere sahip Ağın ve Eğin’le olan ilişkilerini kurcalasın.

İsterse bir dostluk abidesi olarak tüm Türkiye’nin saygı duyduğu Arapgirli Fethi Gemuhluoğlu için bir bölüm kursun.

İsterse Aspuzu’ya dönsün, M.Said Çekmegil’in eserleri üzerinde çalışsın…

İster Pötürge, Keferdiz ve İzollu’nun göç kültürünü incelesin, bunun ekonomik getirilerini araştırsın; isterse tek başına Akçadağ’ı; Arğa’yı, Kürecik ve Kürne’yi incelesin, Hekimhan’la, Güzüngürt’le kıyas etsin…

İsterse Sürgü ve Doğanşehir’deki yerli Dulkadiroğlu ve muhacir kültürünü incelesin.

Ne yaparsa yapsın, üniversitemizin elinin altında bir hazine olduğunu unutmasın.

Dünyada, Heredot’tan da önemli olduğu düşünülen, Malatyalı bir aktarın oğlu olan, Süryani tarihçi Bar Hebraeus, yani Malatyalı Ebul’Ferec için dünyanın en önemli üniversitelerinden, en önemli tarih profesörlerinin katılımıyla, uluslararası bir toplantı düzenlesin… Ya da şiirimizin şahikası Malatyalı Niyazi-i Mısri’yi anlatacak ulusal/uluslarası şiir günleri düzenlesin.

Malatyalı Mecidüddin İshak’ın oğlu, Şeyh-i Ekber diye anılan Muhyiddin-i Arabi’nin yetiştirdiği, teozofi alanında vahdet-i vücuda ait ilginç görüşleri olan 1210 miladi Malatya doğumlu Sadreddin-i Konevi’yi araştırsın.

Daha yakın tarihlerde Koca Vaiz Sunullah Dai, Abdullah Fahri Baba, Keşşaf Hoca, Boranlı Mustafa Baba, Darendeli Osman Hulusi Efendi ile Örüşkülü Ali Efendi’yi ve diğerlerini inceleyip, yörelerine katkılarını, şiirlerini, eserlerini, yerel açıdan bir sosyolojik ve edebi değer olarak ortaya koysun, günümüze ve geleceğe taşınmalarının altyapısını hazırlasın…

İsmet İnönü’nün hem asker, hem diplomat, hem de politikacı olarak tarihimize etkisini araştırsın.
Turgut Özal’ın devlet yönetme tarzındaki başkalığı, ayrıcalığı, özellikleri anlamaya ve anlatmaya çalışsın.

Bu arada tarihten bugüne kadar Malatyalı devlet adamlarını, sanat adamlarını, bürokrat ve politikacılarını incelesin.

Battal Gazi başta olmak üzere, sekizinci yüzyıldaki Malatya’yı, Bizans’la ilişkileri; Malatya’ya doğru gelişen yeni Müslüman olmuş Kıpçak/Kuman göçünü, Anadolu’da ilk Müslüman-Türk yerleşiminin Malatya oluşunu; bu arada Malatya’yı dünyada insan hakları açısından en önemli ve özellikli kılan, Balkan kökenli Pavlikyanlar meselesinin bilinmeyen yönlerini ortaya koysun…

Moğol tazyiki ile Denizli ve Kütahya’ya göçeden Germiyanoğlu Malatyalıları’nı incelesin. Yaklaşık 700 yıl sonra, Kütahya ve Malatya arasındaki ortak kültürün unsurlarını, bileşenlerini, temellerini tespit etsin.
Malatyalı Süryaniler’i, Ermeniler’i incelesin.

Çok özel kelimeleri olan Malatya şivesini bilim dünyasının aydınlığına çıkarsın.

Son yıllarda Türkiye/dünya çapında olan ticaret, sanayi, siyaset, kültür adamlarını ve bürokratları, üniversiteye davet edip dersler ve konferanslar verdirsin.

Bir kültür adamı olarak yazar Heinrich Böll’ün Frankfurt Üniversitesi’nde verdiği dersler gibi, Malatyalı yazarlara kendi üniversitelerindeki öğrencilere, deneyimlerini aktaracakları ortamı sağlasın, dersler verdirsin.

Bundan, öğrencilerin, akademik hayat dışındaki gerçek hayatla temasını sağlayacak sonuçlar elde etsin.

Şimdilerde, Türk Tarih Kurumu Başkanı olan Prof. Dr. Ali Birinci dostumun yıllardan beri gerçekleştirmek istediği, bunun için de sürekli beni sıkıştırdığı bir şeyi, üniversitemiz yapamaz mı?

Biliyorsunuz, ülkemizin iki konuda en önemli eseri, bir hemşehrimiz tarafından yazılmıştır ve ilaç niyetine arasanız piyasada yoktur.

1930’lu yıllarda İstanbul Şehremaneti Mektupçusu, yani İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri İmrunlu (Pötürgeli) hemşehrimiz Osman Nuri Ergin’in en önemli iki eseri; Türk Belediyecilik Tarihi ve Türk Maarif Tarihi piyasada yoktur, yıllardır.

Bunu üniversitemiz yayınlayamaz mı?

Ne büyük bir kültür hizmeti olur…

Ayrıca, Arguvan ağzı ile ilgili ciddi bir araştırma birimini kurulmasının yanında, Çırmıktılı Udi Nevres ve Malatyalı Fahri Kayahan için de bu tür bir çalışma yapmak, ne büyük bir kültür hizmeti olur Malatya’ya…
Tabii ki, Malatyalılar için “turpun büyüğü torbada”…

Nedir turpun büyüğü?

Elbette kaysı, iyi bildiniz.

Başlıbaşına ayrı bir başlık olan  “Kaysı”nın bir dünya markası olabilmesi için; yereli, hatta ulusalı aşan bir çıkış yapsın üniversitemiz.

Dünya ölçeğinde girişimlerde bulunalım…

Ne kadar çok şey istedim üniversitemizden, değil mi sevgili okuyucular?

“Paga”dan hareket ederek, bir ekonomi ve kültür atlası açmaya çalıştım Malatya için, anladınız…

Farkındayım.

Bunların hepsinin de birer birer gerçekleştirileceğini göreceğiz…

“Aşk olmadan, meşk olmaz” derdi eskiler.

Yüzünü Malatya’ya,

Türkiye’ye,

ve Dünyaya dönmüş;

Kendi içerisinde, bir bütün olarak, güzel şeyler yapmayı amaçlayan İnönü Üniversitesi yönetiminin, Malatyalılarla el ele verip, Türk ve Dünya bilim çevreleri ile işbirliği içerisinde…

Bunları başaracağına inanıyorum…

Popularity: 96% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar