Ortak Aklın Çözümü II
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
21 Kasım 2003
Nasıl Yapmalı?
Tarım, Orman ve Çevre Bakanlıkları tek bakanlık olarak düşünülmelidir. Yapılacak uygulama her üç Bakanlığın da görev alınını kuşatıcıdır.
- Bu bakanlıkların ilgi alanındaki her şey kayda alınmalı, envanteri çıkarılmalıdır. Toprak haritası ve mevcut durum ortaya çıkarılmalıdır.
- Toprak rezervi ile birlikte tüm Türkiye toprağı yeniden ele alınıp, kişisel mülkler ayrı yöntemle toplu çiftliklere dönüştürülerek; hazine arazileri ve özellikle meyilli alanlardaki V. -VI. sınıf araziler, gerekli toprak muhafaza tedbirleri alınarak, geniş alanlarda ve tek tip meyve çiftlikleri kurularak, konularında eğitilmiş genç çiftçilere mülk olarak sahiplendirilmelidir. Bölgelere göre çiftlik miktarı belirlenmeli, miras hukukundaki düzenleme ile bölünmemesi sağlanmalıdır.
- Yapılacak tüm yatırım Türkiye’deki 26 yağış havzasına göre planlanmalıdır. Böylece, bütün beş yıllık planların tarım, orman, ve çevre özel ihtisas komisyonlarının ortak talebi, uygulama konulmuş olacaktır.
- Can çekişen hayvancılık, 5 milyon hektarlık nadas alanının da yem bitkileri teşvikinden yararlanarak, toplu ve büyük hayvancılık işletmelerine yönlendirilerek ayağa kaldırılmalıdır.
- Toprak, insan ve imkan buluşturulmalıdır.
- Kırsal sanayi uygulaması, hem ürünün işlenerek pazarlanmasını sağlayacak hem de kırsal alanın yaşanabilir, iş imkanlı alanlara dönüşümünü gerçekleştirecektir.
- Su, aynı yere damlayarak mermeri deler. İstikrarlı bir tarım siyaseti, uygulamayı başarılı kılar.
- Çok zor gibi görünen tarım sorununun bir de kolay yanı vardır. Masaldaki gibi basit ve kolay: Atın önündeki eti ite, itin önündeki otu ata verip ikisini de ölümden kurtaran masal kahramanı gibi tarımın sorununu basitleştirerek çözmek gereklidir.
- Yüzlerce yıldan beri devlet adamları tarafından sorunun doğru algılanmasına rağmen, kararlı uygulama olmadığı için çözülemeyişi, İskender’in kılıcıyla kördüğümü kesmesi gibi çözülerek, istenilen sonuca ulaşmak mümkün olacaktır.
Türkiye’nin tarım politikası üzerine görüşler
REİSİCUMHUR KEMAL ATATÜRK’ÜN
TBMM’NİN V. DEVRE 3. TOPLANTI YILINI AÇIŞ KONUŞMASI’ndan (01/11/1937)
(….) Şimdi arkadaşlar, ekonomik hayatımızı gözden geçireceğim. Derhal bildirmeliyim ki, ben ekonomik hayat denince, ziraat, ticaret, sanayi faaliyetlerini ve bütün nafia işlerini, birbirinden ayrı düşünülmesi doğru olmayan bir kül sayarım. Bu vesile ile şunu da hatırlatmalıyım ki, bir millete müstakil hüviyet ve kıymet veren siyasi varlık makinasında, devlet, fikir ve ekonomi hayat mekanizmaları, birbirlerine bağlı ve birbirlerine tâbidirler; o kadar ki bu cihazlar birbirine uyarak aynı âhenkte çalıştırılamazsa, Hükümet makinasının motris kuvveti israf edilmiş olur, ondan beklenen tam verim elde edilemez. Onun içindir ki, bir milletin kültür seviyesi, üç sahada: devlet, fikir ve ekonomi sahalarındaki faaliyet ve başarıları neticelerinin hâsılasile ölçülür.
Sayın Millet Vekilleri,
Milli ekonominin temeli ziraattır. Bunun içindir ki, ziraatta kalkınmaya önem vermekteyiz. Köylere kadar yayılacak programlı ve pratik çalışmalar, bu maksada erişmeyi kolaylaştıracaktır.
Fakat, bu hayati işi, isabetle amacına ulaştırabilmek için, ilk önce, ciddi etüdlere dayalı bir ziraat siyaseti tesbit etmek ve onun için de, her köylünün ve bütün vatandaşların kolayca kavrayabileceği ve severek tatbik edebileceği bir ziraat rejimi kurmak lâzımdır. Bu siyaset ve rejimde, önemli yer alabilecek noktalar başlıca şunlar olabilir :
Bir defa, memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanı ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiçbir sebep ve suretle, bölünmez bir mahiyet alması. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus kesafetine ve toprak verim derecesine göre sınırlamak lâzımdır. Küçük, büyük bütün çiftçilerin iş vasıtalarını artırmak, yenileştirmek ve korumak tedbirleri vakit geçirilmeden alınmalıdır. (….)
Memleketi iklim, su ve toprak verimi bakımından ziraat bölgelerine ayırmak icab eder. Bu bölgelerin her birinde; köylülerin gözleriyle görebilecekleri, çalışmaları için örnek tutacakları verimli, modern, pratik ziraat merkezleri kurulmak gerektir. (….)
Bir de, başta buğday olmak üzere, bütün gıda ihtiyaçlarımızla endüstrimizin dayandığı türlü iptidai maddeleri temin ve harici ticaretimizin esasını teşkil eden çeşitli mahsûllerimizin ayrı ayrı her birinde, miktarını arttırmak, kalitesini yükseltmek, istihsal masraflarını azaltmak, hastalık ve düşmanlarıyla uğraşmak, için gereken teknik ve kanuni her tedbir ve vakit geçirilmeden alınmalıdır.
PROF. DR. MÜMTAZ TURHAN
TOPRAK REFORMU VE KÖY KALKINMASI
(Bedir Yayınları, 1964)
Türkiye’nin her geri kalmış memleket gibi mütehassıslara yeter derecede sahip olamaması, onun iki asırdan beri boş, neticesiz fikirler, sözde tedbirler, yeni seraplar peşinde koşmasına sebep olmuştur.
Türkiye’nin kırkbin köyüne mukabil, İngiltere’nin sathına yayılmış üçyüzbin çiftlik bulunmaktadır.
Köy toplumunun kalkınması sadece, köye su, okul, yol gibi bazı amme hizmetlerinin götürülmesinden mi ibarettir, yoksa köyün kalkınması esas itibariyle arazinin mahiyetine, toprağın vasıflarına göre belirecek en iyi, en uygun tohum vesair nebatların, gübre ve ziraat aletlerinin tayin edilmesine ve en az sayıda insanın çalışıp en büyük sayıda insanı beslemesini temin edecek bilgi, maharet, tekniğin köye götürülmesine mi dayanacaktır?
1850′de Amerika’da ziraat sahasında çalışan 7 kişi ancak 8 kişinin yiyeceğini temin edebilirken, ilim ve tekniğin ziraata tatbiki neticesinde 1950′de yapılan bir istatistiğe göre yine Amerika’da ziraatle meşgul bir kişi 9-10 kişiyi besleyebilmektedir. Bu demektir ki, köyde çalışan nüfusun takriben yüzde sekseni başka iş sahalarına geçmiştir.
‘Nitekim Ege Bölgesi’nin en büyük pamuk istihsal sahası olan Söke ovasında bu yıl düzenli işletmelerin topraktan aldığı pamuk miktarı 11 milyon kilodur, işledikleri toprak sahası ile 60 bin dönümdür [183.3 kg/dönüm]. Buna mukabil 22 milyon kilo pamuk alan küçük müstahsilin ekim sahası 220 bin dönümdür [100 kg/dönüm]. Demek ki büyük ve düzenli işletmeler, dağınık ve küçük işletmelere nisbetle aynı topraktan yüzde yüz fazla mahsül almaktadır.’ Fahri TANMAN, Milliyet, 21 Ocak 1964.
(….) geri kalmış bir memleketin kalkınabilmesi, mahsullerine hariçte
Pazar bulmak suretiyle istihsali artırmasına ve elde edebileceği dövizle sanayi sahasında yatırımlarda bulunmasına bağlıdır. Şu halde ilk iş zirai istihsalin artırılması olmalıdır. Ne gariptir ki Türkiye’de en çok ihmâl edilen husus da bu olmuştur.
ESKİ TARIM BAKANLARINDAN BAHRİ DAĞDAŞ’IN
‘TÜRKİYE’DE TOPRAK MESELESİ’ ADLI KİTABI’NDAN (1972)
- Tarım, memleketimizde milli ekonominin temelini teşkil etmekte ve nüfusumuzun büyük bir çoğunluğu bu sektörden geçimini sağlamaktadır. Milli gelirin önemli kısmı tarıma dayanmakta ve ihracatımızda tarım ürünleri başta gelmektedir. Arazi varlığı, iklim şartları ve su kaynakları bakımından da tarımımız şimdiki üretimin çok üstünde bir potansiyele sahiptir. Fakat, bu potansiyel tam olarak harekete geçirilememiş, milli ekonomiye katkısı yeteri kadar gerçekleştirilememiş ve çiftçilerin daha yüksek bir hayat seviyesine ulaşması sağlanamamıştır.
- Memleketimizde şimdiye kadar tarımsal üretimde görülen artışlar, genellikle ekiliş sahasının genişlemesi suretiyle olmuş ve bu genişleme marjinal alanları dahi aşmıştır.
- Tarımsal üretim artışı süratle büyüyen nüfusumuzun besin ve diğer ihtiyaçlarını karşılayacak ve çoğalan miktarda ihracata imkân verecek hızda değildir.
- Tarımda verimin düşüklüğü, işletmenin küçüklüğü, nüfusun fazlalığı sebebiyle fert başına düşen gelir, diğer sektörlerdekinden çok aşağıdadır.
- Nüfus çokluğu, orman, mer’a ve tarım arazisine baskıyı artırmakta ve bu kaynakların tahribine sebep olmaktadır.
- Yurdumuzda çiftçinin muhtaç olduğu üretim maddeleri sistematik bir şekilde çiftçiye ulaştırılmadıkça çiftçi bunları zamanında ve yeteri kadar temin edemedikçe, üretimin ilkel usul, araç ve gereçlerle artırılması mümkün olmayacağı gibi onun yetiştirdiği ürünlerin toplanması, standardize edilmesi, işlenmesi ve pazarlanması organize edilmedikçe de tarımda kalkınma beklenemez.
- Bütün işletmelerin %96’sını bulan 200 dönümden küçük tarım işletmeleri satın alma ve yatırma gücünü yitirmiş ve arazileri parçalanarak üretim tekniği ile toprak ve su muhafaza tedbirlerinin yerine getirilmesine uygun olmayan bir şekil almıştır.
- Tapu ve kadastro işlerinin süratle ikmâli, mülk sınırlarının gereği şekilde belirtilmesi, her türlü kullanıma, faydalanma ve işletme haklarının düzenlenmesi şartıdır.
- Kiracı ve ortakçılar ile mülk sahiplerinin karşılıklı haklarını emniyete alacak, verimi artıracak, ortakçılarla kiracıların huzur içinde, insan haysiyetine yaraşır bir hayata kavuşmalarını imkân dahiline koyacak bir ortakçılık ve kiracılık esası getirilmesi lazımdır. (….) Yekûnu bir milyona yaklaşan ortakçıların diğer sektörlerde iş bulma imkanı yaratılmadan bu işletme şekline son vermek mümkün değildir.
- Yurt topraklarının verimli olarak işletilmesi ve birim alandan en çok ürünün elde edilmesi; mülke dayalı, teşebbüs hürriyetine sahip, ekonomik büyüklükte, düzenli ve yeter gelirli işletmeler kurulmasıyla kabildir. (AB) üye ülkelerin tarım politikalarının başında işletme tabanı ve tavan genişliklerinin büyütülmesi ve üretimin artırılması suretiyle çiftçinin gelir ve hayat seviyesinin yükseltilmesi ve bunların diğer sektörlerin sahip olduğu imkanlara kavuşturulması gelmektedir.
- Tarım işletmeleri ve arazilerin ekonomik olmayan üretim tekniğine uymayan parçalara bölünmesi önlenmeli, bu maksatla Medeni Kanunun ilgili hükümleri çalıştırılarak miras hukukuna buna göre yön verilmelidir.
- Tarımda sulardan faydalanma hakları sağlam esaslara bağlanarak sosyal ve hukuki huzursuzluğa yol açan ihtilaflar ortadan kaldırılmalıdır.
- Bugüne kadar çiftçiye verilen kredilerin büyük bir kısmı tarım faaliyetlerini etkileyecek şekilde kullanılamamış, lüzumlu miktarda kredi temin edilemediği için geniş ölçüde üretimin artırılmasını sağlayamamış olduğundan, kredi politikasında esaslı bir değişiklik yapılmasına lüzum vardır.
- Memleketimizde hayvancılık çok perişan bir haldedir. Çiftçinin beslediği sığırların süt verimi ortalaması yılda 500-600 kg arasındadır ki, bu verim yabani hayvan veriminden pek farklı değildir. Bu durum, hayvanın ıslahından önemli bir şekilde ileri gidemediğimizin bir acı örneğidir. Yurt çapında bir ıslah programının hazırlanması ve bunun kuvvetli bir organizasyonla disiplinli bir şekilde gerçekleştirilmesi şarttır.
- Mevcut ormanlarımızın korunması, geliştirilmesi, yenilerinin yetiştirilmesi, halk-orman münasebetlerinin memleket şartlarına uygun bir şekilde düzenlenmesi kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.
- Tarım araştırma, yayın, eğitim ve öğretim işleri yerine getirilmeli ve bunları yapan kamu kuruluşları ile özel sektör arasında sıkı bir işbirliği tesis edilmelidir.
- Çiftçilerin, iradeye dayalı kooperatif ve birlikler halinde teşkilatlanmaları üzerinde önemle durulmalıdır.
- Çiftçilerin üretimi artırıcı girdilere kavuşturulması, ürettikleri ürünlerin değerlendirme, pazarlama ve kredi ihtiyaçlarının en uygun şartlarla tedarik ve tevzi edilmesi bir sisteme bağlanmalıdır.
- Her su toplama havzasında ilmi ve ekonomik araştırmalara dayalı geliştirme planları ve üretim projeleri hazırlanması suretiyle yukarıda söz konusu edilen konuların bir sisteme bağlanması mümkün olacaktır.
- Tarım sektöründe bünyenin ekonomik, sosyal ve kültürel konuların böylece bir bütün halinde ele alınacak bir ‘Tarım ve Toprak Reformu’na ihtiyacı son derecede büyüktür.
23/09/1971
Bahri DAĞDAŞ
Konya Milletvekili
BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL’İN
‘TARIMSAL DESTEKLEME POLİTİKALARI / SORUNLAR / ÇÖZÜMLER
SEMPOZYUMU’NDA YAPTIĞI KONUŞMA’dan (1993)
(…..) Bence Türk tarımının sorunlarına bakarken keşke bir ekonomik soruna bakabilsek. Ekonomik sorun değildir Türkiye’de tarım sorunu. Aslında tarım sorunu diye tartışmak kolaydır, ama tartışma tarım sorunu değildir; tartışma, köy ve köylü sorunudur. Tartışma çiftçi sorunu bile değildir. Çünkü henüz tarımını bir ekonomi meselesi haline getirememiş bir ülkedir Türkiye. Ekonominin kaideleri var, onlar uygulanır, ne netice çıkarsa ona gidilir; ama burada öyle değil. Zaten aslında Türkiye sorunu dediğimiz olayın kökünde yatan Türkiye’deki nüfusun %50’sinin toprağa bağlı olmasıdır. Bugün nüfusun yüzde ellisinin toprağa bağlı olmasıdır.
İşte üyesi olmak için uğraştığımız AT, 330 milyon nüfusuyla toprağa bağlı, topraktan maişetini çıkaran bu nüfusun nispeti yüzde 10, hatta onun altındadır. Eğer 330 milyon AT nüfusunun toprağa bağlı kısmı yüzde 8-10 ise bu 24-25 milyon eder. 24-25 milyon çiftçisi bulunan yahut da maişetini tarımdan çıkaran nüfusu, bütün AT’nun tarımda çalışan nüfusuna denk bir Türkiye’deyiz. 330 milyon nüfusun içinde tarımda çalışan 30 milyon, 60 milyon nüfusun içinde tarımda çalışan 30 milyon. Sorun budur.
(…..) Türkiye, bugün Avrupa’dan et alma, süt tozu alma, tereyağı alma diye bir duruma girmiştir. Yani, nüfusun yüzde 7′yle tarım yapan Avrupa, nüfusunun yüzde 50’siyle tarım yapan Türkiye’ye bu ürünleri satma durumunda. İşte bence önemli olay budur ve bu olay aslında Türkiye kalkınmasının çare bulmaya çalıştığı olaydır. Yani, Türkiye çiftçi, köylü kalarak, toprak üzerinde bu kadar nüfusunu muhafaza ederek ne kadar gayret sarfederseniz, bu alandaki sorunlarına çözüm bulamaz. Çözümsüz müdür olay? Böyle muhafaza ederseniz olay bir yerde çözümsüzdür. Madem ki çözümsüzdür, gayret sarfetmeyelim, hayır, gayret sarfedeceksiniz ve mümkün olduğu kadar tarımdaki nüfusunuzu sanayiye ve hizmetlere aktarmaya devam edeceksiniz. Bunu yapmak kolay değil. Bir kişiyi tarım, köylü nüfusu olmaktan sanayi nüfusu haline getirmek dünyanın parası, akla hayale sığmayacak kadar yüksek rakamlar. Bu da yatırımdır.
Türkiye’nin bir iki tane daha başka zorluğu var: Artan nüfus. Toprak aynı, nüfus artıyor. Her 30 senede bir toprak parçalanıyor; bir aile 30 senede 4 aile oluyor. Fragmantasyon denilen bu olay, aslında tarımın verimsizliğe gitmesindeki en önemli işlerden birisidir. Nüfusu topraktan çekemediğiniz sürece de başka yapacak bir şey yoktur. Bu olay, artan nüfusun bu topraklarda kalma mecburiyeti yahut büyük miktarda kalma mecburiyeti ise bu kaynağı tahrip ediyor. Yalnız verimsizliğe sebep oluyor değil, çevreyi, ormanı ve tabii varlıkları, doğayı tahrip ediyor, havayı ve suyu tahrip ediyor.
(…..) Bütün bu gayretler bizim köylümüzün, çiftçimizin; çünkü ben bugün köylüye hâlâ çiftçi diyemiyorum, çiftçinin normları var, köylü çiftçilik yapıyor ama henüz çiftçi değil. Çiftçi dediğiniz ekonomik normlara tabi adamdır. Girdisi-çıktısı olur, bunu dengeler ve böyle barınma sınırında değildir, hayatını koruma bakımından. Bir miktar ilerlemiştir, kendi refahını hiçbir şeye ihtiyacı olmadan kendisi tedarik etme yoluna gitmiştir. Bu kalkınmış topluma entegre olmuştur, dünyaya entegre olmaya çalışan Türkiye, kendi köylüsünü bir kalkınmış topluma entegre edebildiği zaman o köylü olmaktan çıkmıştır. O nüfus bu toplumun çiftçi üyesi olmuştur. Bu ayırımları yaparken ülkemizi kötülemeye çalışıyorum sanmayın, hayır. Gerçeği ortaya koymaya çalışıyorum; çünkü alacağınız tedbirlerin hepsi bu gerçeği düzeltmeye yönelmiş olacaktır ve başka şeyler var, verim. Henüz biz 220 kilo buğday verimindeyiz. Avrupa 500-600 kilo buğday veriminde. Yani, bir kişi Avrupa’da Türkiye’deki bir kişiden üç defa daha üretkense, biz Avrupa’nın bir kişiyle gördüğü işi 3-4 kişiyle görmeye çalışıyorsak, refah çıkaramayız. Bütün bunlar derlenir toplanır gelir dünya şartlarına. Dünya şartlarını unutarak bir şey yapamayız. Uygar dünya bugün, tarımı sanayi haline getirmiştir. (…..)
Piyasa ekonomisinin içindesiniz, piyasa ekonomisinde rekabet gücü olmayan ekonomik sektörleri ayakta tutmaya bugün kimse muktedir değildir. Yani, rekabet gücü olmayan sektör demek, kaynak tüketen sektör demektir.
Popularity: 9% [?]

Son Yorumlar