Önce aşk vardı’ diyor sözbirliğiyle tüm bilgeler. ‘Önce söz vardı’ diyenler gibi. Söz de, aşk da akkor kelimelerden damıtılıp, kalbinizin narin kalıbına mı döküldü? Öyleyse, helal olsun size, her ikisi de, ananızın ak sütü gibi. Aşk sözcüklerini hak ediyorsunuz demektir. Yüreğinizden doğan ırmaklar, denizlere, oradan okyanuslara, yani başka yüreklere, bambaşka ülkelere ulaşıyor demektir tüm gümrahlığıyla; kırılganlığı ve coşkusuyla.

Sizden razı olacaktır yaşadığınız günler. Niye mi? Bir coşkunluk, bir kabarmadır bizzat hayatın kendisi de, ondan… Hem de dağlara, taşlara doğru. Hani, atlar olur ya, yeryüzüne doğmuş, doğada büyümüş, yeleleri sancak gibi dalgalanan özgür atlar. Kızıl bedenlerini sapsarı okşayan yeleleriyle, tere ve köpüğe batarak yok ederler hayatı. Niçin mi? Hiç, hem de, sadece keyfolsun diye.

İşte, o özgür atlar sizin ikinci betimlemeniz olsun, aşk sözcükleri’nden hemen sonra.

Peki, aşk nedir, söz nedir; nedir özgürlük?

Söz, unutulmayandır. Aşksa, unutulmayan sözlerin yürekte açtığı yara… Şark çıbanı gibi ömür boyu sizinle yaşayan bir iz bırakır, sağalsa da. Ya özgürlük? Asıl o, kuşbakışı yeryüzüne bakmaktır, bir kartal gibi icabında. Dörtnal koşan ayakların taşlarda çıkardığı kıvılcım, dağlara yukarı sürülen atların yeleleriyle dalgalandırdıkları sancak, kayaları döven dalgalardan savurulan köpüktür gökyüzüne…

Ya yaşamak? Bir tutam ölümsüz kadim söz gibi taşlara hak edilmiş künye; yaşamak nedir?

Elinizin tersiyle itin bütün bildiklerinizi. Bir kenara atın kitapların yazdıklarını. Kulağını dikmiş bir ceylan gibi mi yüreğiniz, belirsiz bir cisme, adını koyamadığınız bir kimliğe, içinden çıkamadığınız bir kişiliğe, nöbet mi tutuyor? Siz ona bakın, o kutsal gümbürtüye, yüreğinize… Odur tek doğru söyleyen; tek doğruyu söyleyen, onu dinleyin.

Bulutlar gibi…

Gökyüzüyle oyun oynayan, biçimden biçime giren gök sineması. Ellerini uzatan, aldığı gibi sevdiğini, atının terkisine atan, dörtnal koşup ufuklarda kaybolan. Bir oyun olsa da…

Sonra yeniden biçimlenen bulutlar, yeniden oynaşan. Öfkeyle hükmünü bağıran bir yargıç kisvesiyle parmaklarını yüreğinizin en can alıcı yerine uzatan.

Boş verin bütün bunları. Siz keyifli bir ıslık gibi yüreğinizin sesini dinleyin.

Bulutlar öyle söylüyor aslında, gök sinemasında.

Ölüm için diyecek bir şey var mı? Var tabi. Yaşamak için sözü olanın, ölüm için de vardır bir kelamı. Nedir ölüm?

Ölümden önceki soru: Nefs nedir? O ki her nefsin ölümü tadacağı bildirilmiştir. O halde nefsi nasıl anlamalıyız?

Sadece canlılara ait bir kavram mıdır nefs?Taşın, toprağın, ağacın, yaprağın, yağmurun, zamanın da tadacağı ölüm var mıdır?Varsa, onların da mı nefsi var?

O ki sularda eriyen bir balık ölüsüdür mesela. Dağlarda, rüzgarın tüylerini savurduğu, kurumuş bir ceset…

Kurdun,kuşun yediği bir aşık bedenidir çöllerdeÖ

Kırık bir söğüt dalı, sallanan,fırtınalarda…

Yaralı bir kedi yavrusu, soğuk sokaklarda…

Ayağı kırılmış küheylan, kazandığı yarışlarda…

Nedir bütün bunlar, nedir?

Her şey iç içe girmiş. Birinin ölümü, diğerinin hayatı. Birini yaşama bağlayan şey, diğerini yok eden ölüm aracı. Bir hercümerc mi? Kesinlikle değil. Kaos değil. Aksine düzen. Ardarda dizilmiş halkaların oluşturduğu zincir. Hepsinin ayrı bir şiiri, ayrı macerası var.

Bütün bunları unutun.

Son Mohikan gibi duran kalbinize koyun,kalbinizi.

O özgür atlar gibi vurun dağlara doğru; bağsız, kösteksiz…

Hiçbir şey sizi sınırlamasın.

Ne yaşamak, ne ölüm…

Bir tutam toz olup, savrulacak nasıl olsa. Aynı kaderi paylaşan nice zerrelerle, her rüzgarda bir yana sürüklenerek.

Sadece, kendinin farkında olan bir zerre.

Bütün kalbiyle…

Popularity: 7% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar