O yar ile hoş musun?
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
12 Mart 2006
Çok sevdiğiniz şeyleri düşünün; eşinizi, dostunuzu, sevgilinizi, çocuklarınızı, ana-babanızı, kardeşlerinizi, işinizi, arkadaşlarınızı…
Hiç sorun yaşamıyor musunuz?
İlişkileriniz, pırıl pırıl masmavi bir gökyüzü gibi mi?
Elbette ki değil. Bazen parçalı bulutlu, bazen külrengi bulutlarla kapalı, bazen de içimizi bunaltacak kadar, kurşun gibi ağır.
Ama, hepsi de yaşamaya zorunlu olduğumuz bir dünyaya ait. İstesek de, istemesek de, onun altında geçireceğiz günlerimizi, yaşadığımız sürece.
O halde seveceğiz bunları, en azından mutlu olmak için. ‘Haydar, Haydar’ nakaratıyla süren o güzel türkünün sözlerini, bu yüzden başlığa aldım. Hatırlarsanız, en vurucu sözü şöyle:
‘Nesimi’ye sordular, o yar ile hoş musun?
Hoş olayım, olmayayım, o yar benim, kime ne?’
Sözü siyasete ve siyasal partilere getireceğim…
Demokrasinin en basit tarifini, halkın, kendi kendini yönetmesi olarak öğretmişlerdi hepimize, ilkokuldayken. Biz böyle bildik, böyle yetiştik. Halk hakimiyetinin, siyasal partiler aracılığıyla oluştuğu da, öğrendiğimiz ikinci değişmez doğruydu. Şimdi, buna ucundan kenarından sivil toplum örgütleri de eklendi.
Halka, biraz daha genişledi.
İyi de oldu.
Halkın, yönetimle ilgili düşünceler geliştirmesi, bunu da ifade etmesi, başka nasıl mümkün olur ki?
Peki, halk kim?
Sevgili Ahmet Kekeç’in yazılarında çokça kıllandığı gibi ‘sen, ben. o’, yani ‘kara kalabalıklar.’ Halk biziz. Bu ülke bizim ve yönetiminde de söz sahibi olacağız.
Peki, nasıl gerçekleşecek bu ‘söz hakkımız’? Elbette ki, 23 Nisan çocukları gibi, Valinin koltuğuna oturup, daire müdürlerine mütebessim emirler vererek değil.
Yolu yordamı var.
Siyasi partilerden o yüzden söz ettim.
Onlar olmazsa, halkın düşüncesi nasıl yansıyacak yönetime? Onlar, ülke sorunlarını, ‘kara kalabalıklar’ı yoklayarak tespit edecekler, önem sırasına göre dizecekler; yemek yapan aşçı gibi, suyunu, tuzunu, biberini kararında koyup, bu sorunların çözümünü düşünecekler. Onu da halka sunacaklar, tasvip görürlerse, halkı temsil etmek üzere seçilecekler ve programlarını uygulayacaklar.
Buna yasama diyorlar genel olarak.
Hangi aracı kullanarak?
Tabii ki, bürokrasiye emir vererek, asker-sivil bürokrasiyi kullanarak.
Bunun adı da yürütme.
Bir de uyuşmazlıkların çözüleceği, adaletin tecelli edeceği, hukukun ortaya çıkıp, ‘bu doğru, bu yanlış’ diyeceği bir makam var. O da yargı.
Bu üçünün, yani yasama, yürütme ve yargının ‘kıvamlı irilikte’, düzgün koyulmuş kurallarla yürütülmesi düşünülmüş.
Ta, en başa dönersek, halk, temsilcilerini, bütün bu düzenlemeleri yapmak için seçiyor, TBMM’ye gönderiyor.
Halk, kimi isterse, onu seçer.
Şu günlerde siyasal partileri uyarmak gerek.
Nesimi gibi, ‘Hoş olayım, olmayayım; o yar benim kime ne’ demelerini bekliyoruz.
Hepsi, siyasetin toprağında yetişiyor, bu konuda kıskanç olmalılar.
Hani bir vakitler, belgesellerdeki çakallardan söz etmiştim.
İdrar ve kokularıyla bölgelerini belirliyor, gerektiğinde, kendilerinden çok güçlü aslanların bile saldırılarını püskürtüyorlar. Kendi alanlarına sokmuyorlar, bazen, canları pahasına da olsa.
Bazı siyasi partilerin, sırf muhalefet olsun diye, alanlarının çiğnenmesine davetiye çıkarmaları üzücü.
Demokrasiyi, onun birinci öğesi olan partiler içine sindirememişse, kimden, ne bekleyeceğiz? En az bir çakal kadar kendi değerlerine sahip çıkmalı partiler.
Alanına girmeye çalışılması durumunda, demokrasi konusundaki hassasiyetini gösterebilmeli.
İkinci bir söz de herkese, hepimize…
Çağdaşlık deyip duruyoruz… Hamasi nutuklar atacağımıza, dünya bu işi nasıl yürütüyorsa, biz de öyle yapalım artık.
İcat ettiğimiz hilkat garibesine, demokrasi demekten de vazgeçelim.
Popularity: 7% [?]

Son Yorumlar