Ölen öldü, o günden beri birçok şey yazıldı, söylendi… Özellikle ateşin düşmesini, herkesin sağlıklı düşünce ortamına gelmesini bekledim. O yüzden bu yazıyı, ortak aklın görüşü olarak sunuyorum.

İstanbul’daydım. Atıf ve Burak’laydım. Bir gün önce Ali Sami Yen’de GS’la maçını izlemiştim Malatayspor’un. İzlenimlerimi anlatıyordum onlara, benim gibi acemi bir seyirciyi şaşırtan alışkın seyirci davranışlarını. Maç sırasında futbolcuların yüzündeki gerilimi, kuşkuyu, mutluluğu ilk kez bu kadar yakından görmüştüm. En ön sırada. Bir yanımda muhtemelen GS’li yabancı futbolculardan ikisinin eşi ve iki çocuğu; diğer yanımda iki genç delikanlı ve bir kız. Her iki yanımda sürekli sigara dumanları ve kendini kaptırıp atılan bazen sevinç, bazen de hüzün çığlıkları… Bana en ilginç gelen, çok şaşırdığım şey, delikanlının, sürekli bağırarak futbolcuları yönlendirmeye çalışmasıydı. ‘Necati orada dur!’, ‘Sabri, Cafercan’ı gör!’ ve benzeri bir sürü taktik. Eğer futbolcular bu seslerden etkileniyorsa, delikanlının yaptığı şey Hagi’ye büyük haksızlık. Antrenörlüğüne müdahale etti bir bakıma.

İstanbul’daydım. Oğullarımla, evde oturuyorduk. Televizyondan Beşiktaş-Rize maçında bıçaklanarak öldürülen çocuğun haberini izliyorduk kanımız donarak. Oğlum Burak yan odadaydı. Beşiktaşlı bir yönetici konuşuyordu, olayın Beşiktaş’a mal edilemeyeceğini anlatıyordu; ifadesiz, anlamsız, ölümün derinliğini bilmeyen bir suratla. Tam o anda, öldürülenin benim oğlumun da olabileceği düşüncesi geçti yüreğimden. Burak’ı çağırdım. Adamın konuşmasını sonuna kadar dinlettim. Beşiktaş’ı aklamaya çalışıyordu öleni hiç düşünmeden. Burak dedi ki: ‘Hangi maçı kazanmak, hangi şampiyonluk bir insanın hayatından daha değerli olabilir?’

Birdendire, ‘Eşkıya’ filmindeki o müthiş sahneyi hatırladım. Adaşımı oynayan Uğur Yücel’in öldürülmesi üzerine, Keje’nin aşığı olan adamdan, eşkıyayı oynayan Şener Şen’in hesap sorma sahnesini… O kaçakçının Şener Şen’e: ‘Sen Keje’nin aşkını, bir kıytırık çocuğun hayatına değiştin!’ dediği ve ardından şarjördeki tüm kurşunları yediği sahneyi.

Bir ‘kıytırık’ çocuğun hayatıydı söz konusu olan..

Beşiktaşlı yöneticinin gözlerindeki donukluk, olaya aynen o kaçakçı eskisi gibi baktığını gösteriyordu. Filmdeki gözle, yöneticinin gözünü üstüste koyduğunuzda aynı gözdü; donuk, sevgisiz ve ölümü bilmeyen gözler…

Bir kıytırık çocuğun hayatı… Mazlum ve mağdur bir çocuğun hayatı. Uçağın kargosundan çıkan tabuta, şaşkın bir ananın çığlığının, talihsiz bir coğrafya gibi nakışlandığı çocuğun hayatı. Yok olan bir hayat. Daha da önemlisi, cenaze masraflarını Beşiktaş’ın karşılayacağı haberindeki bayağılık… Birkaç kuruşla ananın yüreğindeki acıyı satın alma duyarsızlığı…

Cemal Süreya gibi bağırmalıyız: ‘Sizin hiç çocuğunuz öldü mü?’ diye… Yeryüzünde ölen bütün çocukların acısını yüreğimizde duyarak…

Bunları yazmayacaktım. Her insanın özelinde olan bazı şeyler gibi yüreğime hapsedecektim. Burak ısrar etti yazmam konusunda. ‘Baba yazmalısın bunu!’ dedi.

Ben de yazdım. Yüreğimden damlayan kanın haritasını çizdim size… O çocuğu, kendi öz çocuğum bilerek. Başkasını öldürebilen çocukların da nice talihsiz bir mekanizmanın ürünü olduğunun bilinciyle yazdım. Bu işi çözebilmenin tek yolunun, öleni kendi ‘oğul’umuz bilmekten geçtiğini de unutmadan…

Böyle mi ölmeli bizim çocuklarımız? Yaşlanmadan, ham meyve gibi düşerek dallarından… Sevgili Derviş Yunus’umuzun kavlince ‘göğ ekini biçmiş gibi..’ Böyle mi ölmeli, toruna-torbaya karışmadan bizim çocuklarımız…

İstanbul’daydım. Oğullarımlaydık. Evde oturuyorduk. Sesini kapattığımız televizyondan, bir adam, nice bahanelerle bir ölümü açıklamaya çalışıyordu, akvaryumdaki balıklar gibi… Bilmiyordu ki ölüm açıklanmaz… Bir tek gözlerini görüyorduk donuk, sevgisiz, inançsız…

Ve ölümü anlamayan…

Ve insan ömrünün değerini, bir demet maydanoz parasına denk tutan…

Ayağı yere basmayan…

Yüreği kanamayan bir adam…

Popularity: 6% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar