Naat yerine
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
12 Şubat 2006
Biliyorsunuz, Peygamberimiz için söylenen övgü şiirlerine naat deniyor. Bu, şairin, sözü, hem serazat ve özgür bıraktığı, hem de övgüde ölçülü olmak gibi bir dikkatin tarassutunda bulunduğu, çok tehlikeli bir alan.
Münacat ve naat, bir divanın vazgeçilmezidir.
Günümüz şiirinde de bu tarzı, aynen sürdürenler var.
Bir şair, ülkemizi temsilen, balkanlarda bir şiir toplantısına katılır. Ülkeleri geçer… Yüreği burkulmaktadır. Arif Nihat Asya’nın ‘Dün senin yurdun olan yerde, bugün/pasaportun sorulur’ sözü aklından çıkmaz.
Onunla buğulanır yüreği.
Üstelik Nakşi-Kadiri Şeyhi dedesi Boranlı Mustafa Baba, gönüllü askerlik yapmıştır yıllarca bu topraklarda…
Akşam, şiirini okumadan önce der ki, ‘Ben bu şiiri çok sevdiğim birisi için okuyacağım ve o beni hissedecek.’
Adı naat olmayan bir şiirle yüreğinin yangınını, ulaştırır gönlündeki yere:
AĞARAN
Sen geldin, gökyüzüne
bir dolunay oturdu
Geçip giderken günler biteviye
Güneş toprağı yakıp, suyu eritiyordu
İyi ki öptün baharda dal uçlarını
Yoksa bu çiçekler nasıl olurdu
Sürüp giderken yeryüzü toprağını
Eş koştun kuzuya kurdu
Bakışının sonsuzluğu değdi de
Bir damla kabardı, derya oldu
Yazı çekiçleye çekiçleye bakırcılar
Kışı birbirine benzetiyordu
Geceleri cırcır böcekleri
Eksik tamamlayıp, eğri düzeltiyordu
Birdenbire boşluğunu hatırladı insan
Göğüs kafesine kalbini koydu
Büyük günahların kayasından kopup geldik
ayaklarının altına. Toprak böyle oldu.
Gece, kokteylde, yaşlı bir televizyon muhabiri gelir, der ki: ‘Ben bu salonda yıllarca birçok şairi dinledim, en güzel şiiri Yevtuşenko okurdu. Siz ondan da güzel okudunuz, Türkçe bilmediğim halde ne dediğinizi anladım.’
Bu anlamda sözler…
Yevtuşenko, Rus şairidir. O kadar güzel şiir okurmuş ki, o okuduğunda fabrikalar, sokaklar durur; sadece onu dinlerlermiş.
Kıyaslanan da bendim.
Keramet ne bende, ne şiirde; sadece peygamberimizdeydi…
‘Mal beyanı, mülk beyanı
hani bunun ilk beyanı’
‘Siyasetten bürokrasiye tüm görevlere, konumundan yararlanarak mal mülk sahibi olmak, çoluğunun çocuğunun geleceğini garanti etmek için gelinir bizim ülkemizde’ desem, abartmış olur muyum?
Ben söylemiyorum bunu, ama sokaklar söylüyor. Hangi hizmeti gerçekleştirmek için istiyoruz bir görevi?
Siz, hiç, bir kent, ya da ülke için yapmak istediği şeylere; ya da bir programa sahip olup da milletvekili, belediye reisi, yerel yönetim birimlerinde görev talep edene rastladınız mı?
Ne kadar azdır, değil mi?
Öte yandan, ülkenin bir sorununun çözümüne kafa yorup da, o sorunu çözmek için bürokraside görev almak isteyeni biliyor musunuz?
O da öyle…
Peki, böyle birisi olsa, muhatabını bulur mu?
O da imkansız gibi.
Şimdi aklıma geldi, yıllar önce sanıyorum Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde, beni, eğitimimle ilgili bir KİT’in yönetim kurulu üyeliğine atamışlardı, Ali Coşkun’la birlikte. Başbakanlıkta çalışan genç bir arkadaş: ‘Abi, daha iyi parasal imkanı olan bir yere yaptırsaydın ya’ dedi.
Eğitimime uygun olanın bu olduğunu söyledim.
Geçenlerde, o arkadaşın Merkez Bankası’nda bir yere atandığını/seçtirildiğini duydum. Bir memurun hayal edemeyeceği kadar getirisi varmış, öyle dediler.
İyi, çoluğunun çocuğunun geleceği kurtulmuştur, ekonomik olarak çok sıkıntılı bir arkadaştı.
Eğitimi ne derseniz?
Ekonomi değil…
Sanıyorum, halkın seçeceklerinde de, hükümetin üst göreve atayacaklarında da, o görevi ne için istediğini, ne yapacağını sormanın zamanı geldi.
Aksi halde: ‘Kitabına uyduran zengin, uyduramayan da İlhami Erdil gibi olur.’
Bunu ben demiyorum, sokaklar söylüyor.
Sevgili Yunusumuz’un sözlerini değiştirerek, mal beyanı yerine bunu sormak gerekir belki…
Popularity: 7% [?]

Son Yorumlar