I. İnsanların bir arada, huzurlu, saygılı,sevecen yaşadıkları yerin adıydı Malatya, binlerce yıllık bir tarihten beri; üst üste yığılan yüzyılları üfleye üfleye insanlığın onurlu bir bayrak gibi yükseltildiği toprakları, yani senin ve benim doğduğum şehri hatırlıyoruz çocukluğumuzun masumiyeti içinde aziz dost…Çıkınımızda gök mavisi, bulut kümeleri, bahar kokuları, güz suları, kar beyazı, sevgi saatleri…

Kaysı çiçeklerinin çıldırtan havaları…

Çarşıların öğle sıcağının, pörsümeyen kerpiç evlerde serinliğe, sukunete ve huzura tebdilinden nice sonra, canhıraş bir feryat biçiminde akşamın esir aldığı çocukların sokaklarına dönüşen labirentleri de ekleyerek…

Sonra geceyi, sonra sabahı, sonra mevsimleri ve sonra geçip giden yılları da toplama dahil ederek…

Fırından yeni çıkmış açık ekmek buğusunun, bir çocuğun kışa yenik ellerini ısıtırken, tüm yeryüzünü sıcacık bir yüreğe dönüştürmedeki büyüyü es geçmeden…

Gecenin yarılmasını unutmayarak…

Şehrin, aydınlandıkça ortaya çıkan mahremiyetine başımızı eğip, toprağa gizleyerek bakışlarımızı…

Sabanın açtığı izden fışkıran hayata şaşırarak…

Hele de çocukları oradan oraya rüzgar hışırtısıyla savuran kaderin hikmetini anlayarak… Elinde umut bile değil, sadece yaşama mecburiyeti olarak birbirine yaslanan analı babalı yetimhane çocuklarının macerasına dalarak…

Çekilen her acının, olgunlaşarak, insanlığın aynasına kocaman gülücükler olarak yansımasındaki derin sırrı algılayarak.

“Bir vakte erişecek ki insanlar” dedi, asasını Anadolu denilen güngörmüş, devran sürmüş topraklarda gezdiren derviş, “Bir zaman gelecek ki…”

“Yaşama hakkı elinden alınmış tedirgin güvercin ölülerine bakarken insanlar, hem geçmişe, hem de geleceğe ait dersler çıkaracaklar… Görerek, düşünerek, düşleyerek dersler çıkaracaklar… Yeryüzünü avuçlarına alıp savaşları, kavgaları, çatışmaları, cinayetleri bir güvercin ölüsüne duyacakları merhamete gömecekler.”

II. Malatya Lisesi Orta Kısmı 3/D sınıfı,1962-1963 öğretim yılı…

Bir yıl boyunca aynı sırada oturacağım sıra arkadaşım Artin Çakıcı… Hiçbir farklılığın bilincinde değiliz.

Ya yetiştirilme tarzımızdan, ya çocukluğumuzdan kaynaklanan safiyetimizden, ya da şehrimizde zaten bu tür ayrımların yok sayıldığından…

Belki de annemin, Kadiri şeyhi babasından (Boranlı Mustafa Baba) tevarüs ettiği ve bize artırarak aşıladığı insan sevgisinden…

Artin’le, çok iyi dost olduğumuzu, birbirimizi kıracak söz ve davranışlarda bulunmadığımızı, en önemlisi, farkı farketmediğimizi hatırlıyorum.

Lise 1′de, soyadını hatırlayamadığım Kevork adlı sınıf arkadaşım, hiç bir iz bırakmamış hafızamda.

Ama Lise sonda, 1966′da, 6 Edebiyat B sınıfında, çeşitli sınıflardan toplanıp bir araya getirilmiş, çoğu birbirini tanımayan gençlerdik. Okulun ilk günlerinde mümessil (sınıf başkanı) seçilecek. İki adaydan, en çok oyu, en iyi Malatyalı olan arkadaşımız aldı ve sınıf başkanı oldu: Kirkor Yastankaç… Kirkor’la birlikte, tipik bir Malatyalı olan sevgili Karnik Yaşruel de o yıl bizim sınıftaydı.

Hiçbir nedenle kimsenin aklına herhangi bir farklılık gelmezdi. Birbirimize “gardaş” derdik.

İstanbullu bir müzik öğretmeni, bir genç kız, yeni tayin olmuştu okulumuza.

İlk derste, Kirkor, sınıf mevcudunu verdi hocaya. Hoca, adını sordu mümessilimizin. O da söyledi. Hoca, “ekalliyetten misiniz?” deyince, Kirkor bir şey anlamadı, bize baktı, biz bir şey anlamadan hocaya baktık, Kirkor’a hakaret mi ediyor, iltifat mı, bilemedik. Kirkor, evet diye algılanacak bir baş hareketi yaptı.

Nasıl şaşırdık o gün.

Çünki, “ekalliyet”in anlamını gerçekten bilmiyorduk.

Cehaletimizden değil, okuyup yazan insanlardık, dünyadaki felsefi akımları da dikkatle izliyorduk, ama ekalliyeti bilemedik.

Çok sonraları, bilimin açıklamasından öğrendim ki, bir toplumda olmayan “kavram”ların “adı” da olmazmış…

Bizi yetiştiren şehir, en üst kimlik olan insanlığı vermişti sokakların diliyle, mahallelerin kültürüyle, ailelerin ve bilhassa annelerin inceliğiyle; “azınlık” kavramını şehrimiz de bilmiyordu.

III. Hrant Dink’i, Diaspora Ermenilerine ve Ermeni davası güdüyor görüntüsüyle ülkemize karşı oyunlar düzenleyenlere karşı takındığı onurlu tavrından dolayı da sevdim.

Bana, bir Osmanlı gibi geldi hep.

Sevgili Kardeşim, kadim dostum, hemşehrim Ahmet Kekeç’le ziyaretine gittik, Malatya’dan konuştuk, ortak dostları hatırladık. Kirkor Yastankaç’tan bahsettim, hemen aradı, akrabasıymış.

O gün bulamadık Kiki’yi.

Fransa’dan bir konuğu vardı Hrant’ın; Samson Özararat, kayınbiraderim Zeki Vaizoğlu’nun Ankara Fen Lisesi’nden can dostu, sınıf arkadaşı.

Samson’la da rahmetli Zeki’yi andık.

Hrant’la bütün konuşmamız, dünyaya karşı onurlu bir duruş edinmek üzerine dolandı durdu.

Bu topraklarda yaşayan insanların bir sorunu varsa, biz, kendi aramızda çözmeliydik.

Rahmetli Turgut Özal’ın tavrına ne kadar da benziyordu Hrant’ın tarzı…

Hele de, gömülmek için toprak talebindeki ironi…

IV. MİAD (Malatyalı İşadamları Derneği), Malatya kültürünün niceliği konusunu açacak bir toplantı düzenlemek istiyordu. İÜ Rektörü Prof. Dr .Mesut Parlak, Kenan Işık ve bana konuşma teklif ettiler, kabul ettik. A.Turan Koçer kardeşime, Hrant Dink’i de konuşmacı olarak teklif ettim. Heyecanla kabul etti.

15 Nisan 2006′da, Malatya kültürünün ne anlama geldiğini konuştuk, dört can dost Malatyalı…
Hrant, çok ilginç bir tespitte bulundu. Hem tarihe ışık tutacak, hem bu günümüzü aydınlatacak, hem de geleceğe yol gösterecek bir tespit…

Aşağı yukarı şu anlama gelecek bir söz söyledi: “Zamanında emperyalist batılı ülkeler, Ermenileri Osmanlıya karşı kışkırttı, iki tarafı da birbirine kırdırdı, Ermeniler bir baktılar ki, Batılılar arkalarında yok. Şimdi aynı Batı, aynı oyunu Kürtlere oynuyor. Onları, bu oyuna karşı uyarıyorum.” dedi. Ayrıca, başta Leyla Zana olmak üzere, birçoğunu ikaz ettiğini de ekledi.

Hrant’ın katledilişinden sonra, google’a adını yazdım, bu konuşmasından dolayı, bazı “bölücü” sitelerde, hakkında, TC’nin casusu olduğundan tutun da, adına kafiye uydurarak, bu işten “rant” sağladığını yazmaya kadar, ne ağır ithamlara rasladım.

V. Hrant’ın katledilmesiyle sonuçlanan mahkeme faslına hiç gelmiyorum.

Yargı hepimizin sorunu.

Hrant’ın öldürülmesini yanlış olarak niteleyen herkesin, asıl katil olarak, “söylediği her şeyi ters anlayıp onu bu topraklarda yaşayan herkesin düşmanı yapan yargı kararı”nı irdelemesi gerekir, demek ağır bir yargı olur mu acaba?

Türkiye, yargıyı, adaletsizlik oluşturan bir mekanizma olmaktan çıkarıp, adaleti tesis eden bir kuruma dönüştürmeli mutlaka, diyenler fazla mı aşırıya kaçıyorlar?

Bunları yazmak ne kadar acı…

İlk önce de Ahmet Necdet Sezer söylemişti Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş yıldönümü konuşmasında, yıllar önce.

Hâlâ aynı şeyleri söylüyorsak, kaç arpa boyu yol gitmiş sayılırız o günden, bu güne dek?

VI. Osmanlı gibi emperyal düşünen bir ülke için, Hrant gibi insanlar, o ülkeye artılar ekleyen, o ülkeyi yücelten insanlar olarak bir şans gibi görülürler.

Dünyadan kopuk ve kendi içine kapanık yaşayan ülkeler içinse, yokedilmesi gereken bir fazlalık…

VII. Son sözü, Hrant’ın bir hemşehrisi, Arapgirli Fethi Gemuhluoğlu söylesin: “Eskiden Valiyi gönderdiğiniz yerlere şimdi sefir-i kebir gönderiyorsunuz”…

“Anadolu Beylerbeyliği’ni bile size çok görürler…”

1970′li yıllarda yaptığı bu konuşmada, eskiden Vali, şimdi Büyükelçi gönderdiğimiz yerler olarak Bağdat, Şam, Beyrut’u kastediyordu Fethi Ağabey…

Ne yazık ki, bugünlerde Anadolu coğrafyasındaki iller aklına geliyor bazı aymazların…

Bu gidişat, böyle sürmemeli, sürmemeli…

VIII. Yurtdışında yaşayan kadim dostum şair Sabah Kara, en ilginç e-maili gönderdi.
Şöyle:

“20 Ocak 2007
Sevgili Ağabey,
10 Muharreme 10 kala bir mazlumu daha Hüseyin’in yanına gönderdiler Yezidler!
İnna lillah ve inna ileyhi raci’un”

Popularity: 27% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar