1. GAZETEDE YAZMAK

Gazetede yazı yazmak…

Bu, ister haftada bir olsun, ister her gün, sorumluluk gerektiriyor.

Ulusal medyada yazmakla, yerel medyada yazmak arasında hiçbir fark yok. Hatta belki de yerel medya daha çok dikkat gerektiren bir alan. Yazdıklarınızın insanları etkileme ihtimali daha yüksek; daha kısıtlı bir kitle sözkonusu olduğundan. Ya da kuralları daha çok önemseyen bir çevre için yazdığınızdan.

Üstelik tanıdığınız, çoğu zaman yüzyüze olduğunuz insanlar hakkında yazmak durumundasınız…

Hasılı daha zor bir iş yerel medyada at oynatmak…

Benim durumumu daha da ağırlaştıran bir etken de var üstelik…

O da şu…

Yenigün Gazetesi için yazdıklarımı, kendi sitemde de yayınlıyorum.

Her gün siteyi ziyaret edenlerin raporu geliyor bana.

Kim, hangi yazıyı, kaç kez okumuş, hangi ülkelerden ziyaretçi almışız gibi bilgiler…

Burada da, Norveç’ten Amerika’ya, Bahreyn’den Kazakistan’a dünyanın her yerinden birçok kişinin her gün bu yazıları okuduğunu görüyorum.

Hem gazetede, hem de sitede epeyce insan yurtiçinden bu yazılarla ilgilenecek…

Malatya’ya karşı sorumluluklarımız var…

Bunun ötesinde, bir de evrensel bir bakış açısı ve söylem oluşturmak zorundasınız.

Bu açıklamayı, okuyucularımla durumumu paylaşmak açısından gerekli gördüm.

Bir de şunu eklemeliyim.

Bir yazı, okuyucuların eleştiri, beğeni ya da ilgisiyle değer kazanır.

Bu bakımdan, her yazar, okuyucularıyla arasında bir köprü ister.

Diyelim ki, Malatya’yı çok ilgilendiren bir konuyu yazdınız. Yeni bir bakış açısı getirdiniz. Ama okuyucu cephesinde yaprak kımıldamıyorsa, o yazı boşa gitmiş demektir.

Yenigün okuyucusuna düşünce açısından çok üst düzeyde bir katılım yakışır.

Çok derinlikli eleştiriler, o konunun daha sağlıklı düşünülmesini sağlar.

Ortak akıl platformu oluşturur.

Yazar ile okuyucuyu aynı aks üzerinde buluşturur.

Ben yazar olarak düşüncelerimi ortaya koyacağım.

Sizler okuyucu olarak dikkatleri keskinleştireceksiniz.

Bunu da yazacağınız yorumlarla ortaya koyacaksınız.

Ne dersiniz değerli okuyucularım?

Her okuyucuya cevap veremiyorum.

Bunu da ilgisizlikten çok, saygıya yorumlayın lütfen.

“Düşünceye saygı”ya…

2.SİYASETEN YANLIŞ

Metropoll’ün yaptığı araştırma, son günlerde yaşanan gerilimin ipuçlarını vermesi bakımından anlamlı oldu.

2 Temmuz günü Metropoll’den Prof. Dr. Özer Sencar imzalı bir elektronik posta aldım.

Haziran ayına ait siyasi araştırmanın sonuçlarını, www.metropoll.com.tr adlı sitelerinde yayınladıklarını duyuruyor, yorumumu istiyordu.

Dikkatle okudum araştırmayı.

Baştan beri sizlerle paylaştığım gibi, siyasi iktidar, ne yazık ki, %47’lik halk desteğinin ağırlığını taşıyabilme ve hakkını verme becerisini gösteremedi.

“Ne yazık ki” diyorum, çünki AK Parti ile birlikte Türkiye de büyük bir imkanı, hovardaca harcamış oldu.
Şöyle bir Türkiye düşünelim lütfen…

Her alanda, hem miktar, hem de kalite olarak, üretim en üst seviyeye ulaşmış.

Dünyayla yarışıyoruz.

İnsanımızın, eğitimden sağlığa kadar tüm sorunlarının çözümü için harıl harıl bir çalışma var.

Herkes işini yapıyor ve işini en iyi bir biçimde yapmak için gerekli özeni gösteriyor.

İnsanımızın yaşam kalitesi sürekli yükseliyor.

Üstelik bütün bunlar, demokratik bir ortamda, demokrasinin kurallarıyla sağlanıyor.

Siyasi partiler yapacaklarını, hangi sürede yapacaklarıyla birlikte topluma açıklıyor.

İnsanlar da buna göre oy veriyor.

Ama, iktidarı da siyasi takibe alıyor.

Doğrularını alkışlıyor, yanlışlarını eleştiriyor.

Mükemmel bir anayasa, uygulanan adil yasalar var ülkede…

Bireyin saygın olduğu bir yönetim sözkonusu…

Herkes, o ülkenin yurttaşı olduğu için memnun.

Eğer, siyasi iktidar dediklerini yapamazsa, ilk seçimde, onlara “emanet” edilen oylar geri alınıyor, daha çok güven veren başka bir siyasi gruba “emanet” ediliyor.

Bu yazdıklarım, ülkeyi seven herkesin, sanki bir masal ülkesini anlatır gibi, vecd halinde anlattığı, büyük çalışmaların sonunda ulaşılacak “düşlerimizin Türkiye’sine ait görüntülerdir…

Buna ulaşmak zor değil.

Kendi kendimizle uğraşmayı bir yana bırakıp, asıl işimize, ülkemize yararlı olma işine döndüğümüzde, kendiliğinden oluşacak bir resimdir.

Bütün bunlar, ayrıntılarıyla birlikte çeşitli zamanlarda, yapılan araştırmaları yorumlarken Prof. Sencar’la paylaştığım, çoğunu gazetenizdeki yazılarımda sizlere de arzettiğim düşünceler…

Yukarıda adresini verdiğim siteden, bu araştırmayı indirin ve okuyun.

Halkımızın, hangi konuda, nasıl düşündüğünü, kimleri nelerle suçladığını görmek için.

Daha sonra ulusal gazeteler, bu araştırmanın sonuçlarını manşete çektiler.

O zaman ses getirdi.

İş işten geçti mi, bunu fazla bilmiyoruz.

Yalnız, AK Parti’yi, o şaşaalı günlerinden, günümüzdeki çaresizliğine getiren yol haritasındaki siyaseten yanlışları ortaya koyalım, belki de son defa…

Ne yazık ki, kendi dar çevrelerinin dışına taşma kabiliyeti gösteremiyorlar bu dostlarımız, ne yazık…

Yazıklanmamız, elbette ki ülkemiz için, insanımız için…

%47’nin ağır sorumluluğu anlaşılamadı ne yazık ki…

%47’nin hakkı verilemedi.

Hakkı neydi?

Bir partiyi altyapısı, il-ilçe teşkilatları, milletvekilleri ayakta tutar.

Buralar, düşünce ve iş üretecek insanlarla doldurulmalıydı.

Öyle olmadı, olamadı.

Cumhurbaşkanı seçiminin, daha başka açılardan da bakılarak, en olumlu yönde gerçekleşmesi sağlanmalıydı.

Bu, tüm Türkiye’yi memnun eden bir sonuç olmalıydı.

…Ve başka yanlışlar.

Bugün, siyasi iktidar, üretimle uğraşacağına, Türkiye’nin geleceğini karartacak biçimde, büyük bir kavganın içine sürüklüyor ülkeyi.

Herkes, gelecekte beklenen siyasi istikrarsızlıktan pay alma amacında.

Nasıl mı?

Öyleyse en baştan başlayalım, en baştan…

3.TÜRKİYE SİYASETİNİN MATRUŞKASI…

Rusların yaptığı sevimli bebekler var, biliyorsunuz, adına matruşka diyorlar.

En üsttekini kaldırıyorsunuz, içinden başka bir sevimli bebek çıkıyor.

Bu, bir bebeğin olabileceği en küçük boyuta kadar iniyor.

İsterseniz, siyasete bir de o gözle bakalım…

En üstte Tayyip Erdoğan var.

Refah Partisi’nin Beyoğlu İlçe Başkanı…

İmam Hatip’te iyi şiir okumakla, kendi tarzına uyacak biçimde iyi konuşmakla tanınıyor.

Bu nedenle, toplantılarda sunuculuk yapıyor.

O yıllarda, biz de Düşünce Dergisi’ni çıkarıyoruz.

Birbirimizden haberdarız, dergide beraber yazdığımız bazı arkadaşlarımız –mesela Ali Bulaç- o zamana kadar kafasında dışladığı siyasete, bu delikanlı sayesinde yeniden yer ayırıyor.

Bu konuları da kendi aramızda konuşuyoruz.

Daha sonra partide yükselmeye başlıyor.

Kaybedilen İstanbul milletvekilliğinin ardından, İstanbul Belediye Başkanlığı’nı kazanma…

Bu dönemde, henüz yeni başkan olduğu günlerde, İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Fuzuli Sepozyumu’nda konuşmacıydım.

O günlerde danışmanı olan Mehmet Metiner, aynen şu ifadeyle tanıştırdı bizi: “Başkanım, Cumali Ağabey’le tanışıyor musunuz?”.O da çok mütevazı bir ifadeyle, “Nasıl tanımam, biz Cumali Abi’nin şiirleriyle yetiştik” tarzında bir cevap verdi.

Daha sonra hapsedildi.

Üzüldük.

“Kalbim Ey Divane” adıyla yayınlanan son şiir kitabımdaki “Sulara Akşam Karıştığında” başlıklı şiir, dostumuz saydığımız, zulme uğradığını düşündüğümüz adamın hapishaneye girdiği gün, o hüzünle söylenmiştir.

Sonra parti kurdu.

En yakınında, Düşünce Dergisi’nde birlikte yazı kadrosunda olduğumuz, “Atıf Hüseyin” müstearıyla yazan Hüseyin Besli var.

Başka dostlarımız, yol arkadaşlarımız.

Mesela Nabi Avcı, Ömer Çelik, Ömer Dinçer…

Başkaları…

Ama biz yol arkadaşı olmadık, olamadık, bu gerçekleşmedi.

Ne bürokrat olarak, ne de siyasetçi olarak, aynı karede yer almadık.

Benim, dostlarımca bilinen bir amacım var.

Tarım, orman, gıda ve çevreyi tek bakanlık olarak kurmak, Türkiye’yi 26 yağış havzasına göre tarım açısından yeniden düzenlemek, mevcut potansiyeli harekete geçirerek Türkiye’yi zirveye taşımak.

Ülkemizi zenginleştirmek…

İnsanımıza sağlıklı besinler sunabilmek…

Erozyonun azaltıldığı, toprağın ve suyun korunduğu, dikkatli kullanıldığı bir ortam sağlamak…

Askeriyle siviliyle bu amaç için odaklanmak, çalışmak ve başarmak…

Bunun için siyaset yapmak istedim.

Ancak, ne AK Parti, ne de Tayyip Bey bunu anlayabildi.

Belki de ben, yeterince, etkin bir biçimde anlatamadım.

Tarımı, iddiası olan insanlara emanet etmedi, aksine, güncel siyasette sürüklenen iki isme, Sami Güçlü ve sonra da Mehdi Eker’e teslim etti.

Bugünkü sıkıntıların oluşumunda, şüphesiz ki başka nedenler de vardır, ama tarım politikalarındaki başarısızlığın çok önemli bir paya sahip olduğu inkar edilemez…

Bu, benim, biraz da kişisel özelime taşan maruzatım.

Bunu şu bakımdan bilgilerinize sunmak istiyorum.

İnsanların, herhangi bir makama /ya da yere gelmek için birbirini çiğnercesine mücadele edişi, utanç vermiştir bana.

Bunu açıklığa kavuşturmak için bu maruzatımı sundum size.

Türkiye’de politikalar, kişiler ve kimlikler üzerine değil, düşünceler ve pratikler üzerine bina edilmeli.

Türkiye’nin sorunu, çok açık ifade ediyorum, A.Gül’ün Cumhurbaşkanı, Tayyip Erdoğan’ın Başbakan, Haşim Kılıç’ın Anayasa Mahkemesi Başkanı olma fikri üzerine inşa edilmemeli…

Neden?

Kişiler üzerine oluşturulan siyasetlerin ömrü, en fazla bir kişinin yıldızının parladığı an ile sürelidir.

Oysa ki, düşünceler ve uygulamalar üzerine oluşturulan siyasetler, süreklidir.

Şimdi kısaca diğer matruşkaları kaldıralım…

Abdullah Gül, Beşir Atalay, Fehmi Koru, Haşim Kılıç ve Sait Yazıcıoğlu da ayrı bir gruptur, yıllardan beri.

Aralarında ilişkiler, yıllardan beri bazılarında akrabalık boyutuna da taşınarak, sürer.

Bugün oluşan tabloya, bu birlikteliği gözardı etmeden bakmak lazım, bu da çok önemli.

O günlerde Sait Yazıcıoğlu’nu YÖK üyeliğine, Beşir Atalay’ı Kırıkkale Üniversitesi rektörlüğüne, Haşim Kılıç’ı Anayasa Mahkemesi üyeliğine taşıyan hareketin içindeydim.

Haşim Kılıç’ı Özal’a ben tavsiye ettim, şahsi kefaletimi de vererek.

Bunun, şu nedenle bilinmesini istiyorum; şahıslar ve olaylar arasındaki bağlantıları çözerken, geçmişte olanlar konusunda doğru bilgilenmek için…

Şunu da unutmamalı…

Herkeste, bu ülkede en üst makam neyse, ben orada olmalıyım, düşüncesi varsa işin içinen çıkılmaz…

Bu fonksiyonu ihmal etmemek lazım.

Merkez Bankası’na üye atanmasından, genel müdür ve müsteşarlık gibi atamalara kadar, hep, bu yoksul Anadolu çocuklarının, dünyayı tanıdıktan sonra oluşan mal-mülk, makam –mevki hırsları öne çıkmıştır, yönlendirici olmuştur ne yazık ki…

İster bürokrat, ister siyasetçi farketmez, AK Parti’ye yakın duranların oluşan mal varlığını mercek altına alın, lütfen…

Bu varlık, halkın kaybına denktir ve siyasette kişisel ısrarın gekçesidir…

Ne yazık ki, bu günlerde Türkiye’nin sorunu bazı insanların nerelerde, hangi makamlarda olacağı, ne kadar para kazanacağı,ne kadar mala mülke sahip olacağı,çoluk çocuğuna na kadar dünyalık tamin edeceği biçimine dönüşmüştür.

Türkiye’de siyasetin yanlışlığını, bu satıraralarında aramak gerekir.

Bazı olay ve düşünceleri, daha açık yazmak, belki de bu yazının ufkunu genişletecekti.

Okuyucularım, şu şarkının sözleriyle, beni hoş görsün; “Mani oluyor halimi takrire hicabım”.

Şunu da unutmamak gerekir.

Ülkemizde, çeşitli partilerde siyaset yapan, ya da siyasetin kalitesini kendine uygun görmediği için dışarılarda duran birçok insan var.

Bunlar, kendi alanlarında, uzmanlık dallarında, Türkiye’nin sorunlarını tespit eden, çareler üreten insanlar.

Her zaman ifade etmeye çalıştığım gibi, bunların farklı düşünceleri, farklı alt kimlikleri, farklı bakış açıları olabilir…

Hangi parti, ya da siyasi hareket, bunları bir araya getirebilme başarısını gösterirse, o hareket Türkiye için başarılı olmaya adaydır.

Önümüzdeki günler, bunu ortaya çıkaracak…

İzleyelim….

Daha karışık bir formül de vereyim mi sizlere?

Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’a rağmen, seçimden hemen sonra kimsenin konuşmasına fırsat vermeden, Kayseri grubunu da arkasına alarak, “adaylığım sürüyor” dediyse…

Bugün, AK Parti’nin en önemli açmazı olmaya aday soruşturmalar, A.Gül’ün ekibinden ve yakın akrabası Beşir Atalay’ın, ülke dinamiklerini yanlış değerlendiren yorumlarına dayalıysa…

A.Gül ve T.Erdoğan’ın kaderi Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinin iki dudağı arasındaysa ve mahkeme 9-2 biçiminde şartlanmışsa…

Halbuki, daha önce yapılan başkanlık seçiminde Haşim Kılıç’ın başkanlığa seçilmesi, en az 6 oy çokluğunu gerektirmişse…

Ve bahse konu kişi, kendini, ülkenin en üst makamında görmeye hevesliyse…

Ayrıca herkes, domino taşlarını ters çevirip, iyice karıştırdıktan sonra, yeni bir oyun başlatmanın, kendi kişisel yararına daha uygun düşeceğine inanmışsa, buna dikkat etmek, hem de çok dikkat etmek gerekir…

Olayların akışını kişisel döşenen raylardan alıp, toplumsal menfaate göre düzenlenen raylara aktarmak lazım.

Onun için, Türkiye’nin geleceğini sağlam bir zemine taşıyacak, geniş bir yelpazeyi kucaklayacak, ülkedeki kesimlere temsil imkanı sağlayacak siyasi açılımlar konuşulmalıdır.

Tek tek eski yanlışlardan ders almayı da unutmadan.

Aksi halde, kaldır kaldır matruşkalar bitmez, ülke üzerinde oynanan oyunlar tükenmez.

4.OKS’DE İKİ BİRİNCİ VE İSTANBUL’DA KAYSI YÜRÜYÜŞÜ

Orta öğretimle ilgili sınavda, ülke genelinde 97 öğrenci, tüm soruları doğru cevaplayarak birinci oldu.
İkisi Malatya okullarından.

Heyeceanlandım, Milli Eğitim Müdürü Mehmet Bulut’u aradım, tebrik ettim.

Başarıya nasıl da susamışız.

Her şey bir yana, Malatya, eğitim sorununu iyi değerlendirmelidir.

Belediye başta olmak üzere, Üniversiteyi de yanına alarak, Malatya dışındaki eğitime kafa yoran ve Malatyalı profilini iyi tanıyan Malatyalılardan da yararlanarak, sorunun çözümü için çareler üretmelidir.

Ama Belediye’nin sesi İstanbul’dan geliyor.

Bir milyar dolara çıkarmayı hedef olarak önümüze koyduğumuz kaysı için İstanbullarda yürüyüşler yapılıyor.

Aklıma Ziya Paşa’nın ünlü şiiri geliyor:

“Gökte yıldız ararken nice turfa müneccim” diye başlayanı…

Bugünkü dilde şöyle diyor: “Nice acemi astronom, gökteki yıldıza bakarken, gaflete düşer de, yolunun üstündeki kuyuyu göremez…”

Böyle diyor Ziya Paşamız…

Sorun da Malatya’da halbuki, çözümü de…

Belediye sadece şunu organize etsin ve gerçekleştirsin…

Kaysıyı, ABD ve Avrupa başta olmak üzere, yabancı ülkelerin istediği biçimlerde en az 50 mamul maddeye dönüştürüp, artı değer ekleyerek satmak sorunun çözümü bu…

Bir milyar doları, lafla değil, ancak böyle kazanırız.

Bırak 50 mamul maddeyi de, benim memleketimde, Malatya’da kaysı reçeli yapılmıyor henüz…

Sermaye var, kaysı var, insan var; organizasyonu yapacak ve hepsin bir araya getirecek, Malatya halkını temsil eden bir yapı,yani Belediye yok ortda.

Varsa da, panayırda, yürüyüşte

Gösterişte…

İş’te değil.

Ey Ahali! Kaysıyı kurtaracak olan…

Panayırlar değil…

Festivaller değil…

Gösteriler hiç değil.

Bunlar ancak siyasi kişiliklere yarar, yararsa…

Onu da zaman gösterecek

Popularity: 20% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar