Son günlerde yaşadığımız olaylar, bir sorunu cesaretle irdelememiz gerektiğini de ortaya koydu. Bu sorunun adı köylülük.

Genellikle şimdiye kadar köylülük; tarımsal üreticilik, çiftçilik anlamında kullanıldı. Ancak, yakın zamanda görüldü ki, çiftçilikle köylülük aynı şey değil. Bir ekonomik üretim biçimi olan çiftçiliğin, sadece ikamet anlamında kullanılan köylülükten çok farklı olduğu anlaşıldı.

Avrupa ve Amerika’da çiftlikler şeklinde biçimlenen tarımsal faaliyetin, çok verimli olduğu farkedildi.1960’lı yılların başında, tarımsal ürünlerde dışalımcı olan AB ülkelerinin, parçalı arazileri birleştirerek, büyük çiftliklere doğru yönlenmeyi teşvik ederek, tarımla uğraşanların sayısını düşürdüğü, tarımsal verimi ve geliri de yükselttiği biliniyor.

AB’nin vardığı nokta, ironik bir biçimde, ürün stoklarının, satılamayacak boyutlara ulaşma riskiydi.

Osmanlı toprak düzeni de, parçalanmayı önleyici bir yapıdaydı. Toprağın verimli kullanılması için her türlü önlemi alan yönetim, düzenin bozulmaması için, gerektiğinde ağır cezalar da uygulamıştır. Çiftbozan deyimi, Osmanlı hukukunda yer alan bir kavramdır.

Hem batı ekonomilerinde, hem de bizim toprak işleme geleneğimizde, birimden verimi artırıcı düzenlemeler sözkonusudur.

Şu bir gerçek ki; uzun bir süreden beri, tarım konusu, kendi başına bırakıldı.

Öyle olunca da, üretim yerine rant arama ağırlıklı bir yönelme oldu. Köylerden büyük şehirlere göç dalgaları, bunu tetikledi. Terör de tuz biber ekti. Sonuçta, 4 milyon hektar nadasa ek olarak 2,5 milyon hektar olduğu tahmin edilen ‘terkedilmiş toprak’tan söz edilmeye başlandı.

Köylerde, üretim yaşını aşmış kişiler, ahir ömürlerini tamamlamaya çalışıyor.

Genç ve çiftçilik konusunda bilgilendirilmiş bir nüfus yok.

Öyle olunca da buğdaydan ete kadar tarımsal ürünlerin büyük çoğunluğunu dışarıdan alıyoruz. Kendi toprağımız ve insanımız bomboş yatarken, başka ülkelerin çiftçilerini finanse etmek gibi bir paradoksu yaşıyoruz.

Kuş gribi salgını, bu konuda sağlıklı düşünmenin yolunu da açtı. Salgın çıkınca bölgeye giden Sağlık Bakanı, ilk teşhisi, köylülüğün sürmemesi gerektiği yönünde koydu, doğruydu.

Türkiye, tarımsal üretimi, tarımsal yapılanmayı, toprak düzenini, kırsal yerleşimi yeniden dizayn etmelidir. Bu, her olayda bir kez daha ortaya çıkacaktır.

İlginç olan, salgınlar çıktıktan sonra heba ettiğimiz, harcadığımız kaynakların daha azıyla, bu yapıyı kökten değiştirebiliriz.

Bunu bir sorun olarak algılamadan, çözmek mümkün değildir.

Birkaç olay var ki, sorunu anlamadığımız, dolayısıyla çözüm sandığımız yanlış uygulamalara, boşu boşuna kaynak aktaracağımız endişesini güçlendirmektdir.

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’nun, köylülere birer ikişer inek, koyun vererek, köylülüğü, verimsizliği,üretimsizliği teşvik ettiği öteden beri biliniyordu.

Bayındırlık Bakanı’nın bir açıklaması da sonuçta köylülüğün teşvik göreceği uygulamaların süreceği konusundaki kuşkumuzu artırdı. Sayın Bakan, 2007 Kasımına kadar Türkiye’nin yolsuz ve susuz köyü kalmayacağını, geçen yıl 500 trilyon ayrılan projeye, bu yıl 2 katrilyon ayrıldığını söylüyor, star’da okuduğumuza göre.

Türkiye’de yanlış olan şey, kırsal yerleşimdir.

Yanlışı teşvik ederek büyütmek doğru değildir.

35 bin civarında köy, bir o kadar da köyaltı (mezra, oba, kom) vardır. Bunları, merkez köy, ya da kasaba modeliyle büyük yerleşimlere yönlendirmemek; hem kaynak israfı, hem de onları gerilikleri ile baş başa bırakmak anlamına gelir.

Siyasal, sosyal ve ekonomik açıdan, her zaman risk unsuru olmayı da sürdüreceklerdir.

Bu konuyu yeni baştan ele almakta yarar var.

Popularity: 8% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar