Köprüden önceki son çıkış
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
7 Aralık 2005
Bazı şeyler, hayatımızın biricik şansı gibi görünür. Onu yitirince, birçok şeyi de birlikte yitireceğimizi düşünürüz. Bütün gücümüzle, o konudaki oyunu kazanmaya çalışırız.
Kazansak da, kaybetsek de, hayat tüm hızıyla kendi mecrasında akıp gitmeye devam eder. Bir süre sonra geriye dönüp bakarız ki, o kadar önemsediğimiz, dağ sandığımız şey, aslında minicik bir tepeden ibaretmiş.
Hele de kurtarıcı fikirler başlı başına bir alemdir. İşler kötüye gitmeye başlayınca, ‘kurtarıcılar’ gündeme gelir. Batıla dayalı büyüler gibi, ‘bir tutam davul tozu, minare gölgesi’ şeklindeki kurtarıcılar, şaşırtıcı bir sessizlikle girer hayatımıza. Kırkbir defa filan sözleri okuyup, gün doğarken şarka dönerek, üç defa kendi etrafında dolanmak gibi şartlarla sonuca ulaşılmaya çalışıldığına, sizler de şahit olmuşsunuzdur..
İnsanların yaşadığı bu hali, ülkeler, devletler de yaşıyor.
Bizim tarihimize bakmak, bunu anlamak için yeter de artar bile, değil mi?
Alt alta sıraladığınız zaman bir anlayışa ait tüm çarpıklığı sergileyen her ayrıntı, uygulandığı dönemde, son derece de ciddiye alınıp, etrafında ne tartışmalar, ne çatışmalar oldu; akıl alır gibi değil.
Mesela ne?
Matbaadan demir kaşık meselesine, ‘Asakir-i Mensure-yi Muhammet’ten, tanzimat-ı hayriyeye kadar, cumhuriyetle birlikte siyasal partilerin kurtuluş reçeteleri de dahil… Hepsinin tek ortak noktası, ‘bu ilacı yutarsan kurtulursun, yutmazsan vay haline’ havasıdır.
Sözü, Avrupa Birliği’ne getireceğim.
AB’nin ortaya koyduğu kriterler, hem bilimsellikleri, hem de uygulandıkları ülkelerde iyi sonuçlar vermesi yönünden, tecrübeyle sabit doğrulardır.
Öte yandan, AB’nin bunları uygularken ortaya koyduğu performans, kendi tarihine ve insan varlığına dayanarak ürettiği felsefeye dayanır. Nasıl mı? AB fikrinin oluşumu, 16. yüzyılda çok uzun süren ve Avrupa’da bir yıkıma neden olan yüzyıl savaşlarından sonradır. Mesela, AB ortak tarım politikasının ortaya çıkışını, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa’nın yaşadığı kıtlığa bağlamak, abartı sayılmamalıdır.
ABD ve İsrail gibi, kendi gelişimini, yaşadıkları zorunluluklara bağlayan çok ülke var. Son yıllarda birçok uzakdoğu ülkesi de aynı nedenlerden dolayı, benzer uygulamalara yönelmiştir.
Burnumuzun dibindeki İran bile, yaşadığı ambargodan dolayı hem ileri teknolojiyi amaçlamak zorunda kalmıştır, hem de üretimini artırıp, kendi kendine yetmek mecburiyetini yaşamıştır. Sonuçta, birim alanda verimi yükselterek, dünyaya muhtaç olmaktan kurtulmuştur. Ambargodan önce, tüm tarımsal ürünlerde dışalımcı olan, bir tek fıstığıyla ihracatçı konumdaki İran’ın, patlıcandan karpuza kadar bizim piyasamıza girişi ve yerleşmesi bile, başlı başına bir başarıdır.
Avrupa Birliği’ne girmekle tüm sorunlarımızın çözüleceği gibi bir hava hissediliyor üzerimizde. İç işlerimizden, demokrasi dengelerinden tutun da, tarım ve sanayi üretimine kadar her şeyi, AB’nin çözeceğini düşünüyor gibiyiz.
Bunu, kimse açık açık söylemiyor ama, uygulama, buna inandığımız doğrultusunda.
Tarımda müzakereler için tarama süreci başlıyor. Tarım, kırsal kalkınma, hayvancılık, gıda gibi konular görüşülecek.
Anlamadığım bir şey var.
Bu konularda, hiç bir eylem yapmadan durmamızın sebebi ne?
Geçmiş yazılarımda, tüm ayrıntılarını sizinle paylaşmaya çalıştığım tarım, orman ve çevrenin, AB’ye girme kararı verilir verilmez, gökkuşağının altından geçer gibi değişeceğini düşünmek, ciddiyetle bağdaşmaz.
Hele de, bizim ülkemiz gibi yüzlerce yıllık ciddi bir devlet geleneği olan ülkeye, hiç yakışmaz.
O zaman bu ataleti neyle açıklarsınız? Neyi bekliyoruz?
Melekleri mi?
Başlıktaki levhayı mı?
Popularity: 6% [?]

Son Yorumlar