Kıyamet kapımızda
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
8 Kasım 2004
Dünya Ticaret Örgütü’nün son kararı yüzünden tarım kesimi çalkalanıyor. Üretim ve dış satımda tarım ürünlerine destek konusu ile dış alımda tarımda uygulanan koruma duvarlarının kaldırılması Cenevre’de alınan kararları öne çıkardı.
Türkiye, üretimde yeterli desteği vermediğinden kendini rahat hissediyor. Sadece pamuk, ayçiçeği, zeytinyağı, soya ve kanolaya verdiği primden dolayı sorun yaşayacağını düşünüyor.
Dış satım teşviklerinde sorun olmayacağı değerlendiriliyor.
Asıl baş ağrısının bitkisel ve hayvansal ürünlerin pazara girişlerinin önündeki engellerin kaldırılmasıyla ilgili kararda yattığını fark ediyor.
Ayrıntıları bir yana bırakıp, işin esasını konuşalım mı?
Türkiye, insan hakları başta olmak üzere AB normlarına uymaya çaba gösteriyor. Bunu yaparken de, bizim insanımız tüm insan haklarına layıktır, AB’ne girmesek de bunları ‘Ankara Kriterleri’ne dönüştürürüz ve kendimize mal ederiz diyor.
Bu mantık doğru.
Ancak, insan haklarını savunurken insanın yaşama düzeyini de gözönüne almak durumundayız.
AB ülkelerinin insan haklarıyla birlikte ekonomiyi düzeltici bir çalışma içerisine girdiği nasıl görmezlikten gelinir? Ekonomisini ve istihdamının % 2-5 gibi düşük yüzdelerle tarıma bağlı olduğunu bildiğimiz AB başta olmak üzere uygar dünyanın, ilgisini tarımda yoğunlaştırmasının başka anlamı var mı? AB kurulurken 1962’de bürokrasisinin, finansmanının, yasalarının % 80’ini tarıma tahsis etmesini nasıl yorumlamak gerekir? Bütün bunları ciddiyetle değerlendirmesi ve örnek alması gereken Türkiye’nin hiçbir zaman ‘tarım’ gibi bir derdinin olmaması-olmadığını sanması-ne hazin.
Türkiye, içerisinde korkunç bir çelişkiyi barındırıyor. Siz bakmayın resmi istatistiklerin tarımda istihdamı % 47 ile % 30 arasında gezdirmesine. Türkiye doğrudan ya da dolaylı % 60 tarım ağırlıklı ve ne yazık ki bunlar milli gelirin ancak % 14 kadarını üretebiliyor.
Tarımın, ‘işletme’ mantığıyla yürütülmemesi, ondan sağlanan değerinde çok düşük olması sonucunu doğuruyor.
Kıyamet kapımızda diyorsak bu sadece DTÖ’nün aldığı kararlardan dolayı değil. Bizim zaten bitkisel ve hayvansal üretimimiz yok (gibi)!
İnsan haklarına insanımızı layık görüyoruz ve dünya standardını kendimiz için ‘olmazsa olmaz’ düşünüyoruz. Peki tarımda bu bilim dışılık niye?
Bundan sonra neler yapılabilir?
‘Büyük ölçekli’ tarıma yönlendirilir. Öyle olunca 54 dekar gibi küçük işletmelerin ortalama 8 parça olmasındaki gariplik ortadan kalkar. Biliniyor ki optimal olamayan işletme çok masraflı, az verimlidir. Üstelik teknolojiden de yararlanamaz.
Bitkisel üretim hayvansal üretim dengesi çağdaş normlara yükseltilir.
Yerleşim biçimi olan köylerden, üretim biçimi olan çiftliklere geçilir.
Üretim ham satılmaz işlenerek dış satıma sunulur. Bu da daha kolay satılmasına daha değerli olmasına ve fazladan istihdama vesile olur.
Birçok önlem alınarak tarım, çağdaş dünyanın düzeyine çıkarılır. Adı tarım ülkesine çıkmış olan ülkemiz, buğday başta olmak üzere o kadar çok şeyi dışardan alıyor ki..
Oysa ki, toprağımız ya boş, ya düşük verimli ya da değersiz üretime yönlendirilmiş.
İnsanımız çiftçilik yapmıyor. En önemlisi geçinemiyor. Daha da önemlisi, çok yakın bir gelecekte bu konu patlayacak.
Böyle bir ortamda DTÖ’nün kararları bizi ilgilendirmiyor diyebiliyoruz.
Oysa ki bu yıllardır konuşulan bir konuydu. AB ve ABD gibi tarımsal bloklar arasında her kelimesi için saatlerce müzakereler yapılıyordu. Kendi içlerinde de her ürünün ayrı ayrı tartışldığı bir olaydı.
Dünyanın önemli ülkelerinin müzakereci ya da dikkatli izleyici olduğu bu konuda bizim ilgisizliğimiz ancak bu dünyada yaşamamakla açıklanabilir.
Bizim bir gün bu konulara muhatap olacağımız belli iken hiç ilgilenmedik, hazırlık yapmadık. Daha da önemlisi Türkiye tarımını, dünya tarımının bugün alacağı biçime uygun hale getirmek için zamanında yapısal değişikliklere gitmedik.
Şimdi rüya bitti. Küçük kıyametimizle karşı karşıyayız.
Niye şaşırıyoruz ki?..
Popularity: 5% [?]

Son Yorumlar