Aynı kelimeleri kullansalar da… Birinci dil sayıların dili, yüzdelerin; bilim dili… Soğuk mu soğuk…

İkinci dil sokakların, sofraların, evlerin, ailelerin dili… Sıcacık… 

Üstyapıya ait konuşmalarda, konferanslarda, yazılarda birinci dil kullanılır. Herkes anlamaz zaten. Seçkin ve seçkincidir bu dil… Plazaların, gökdelenlerin, ikiz kulelerin kendine özel konuşma biçimine denk düşer.

Sofraların dilidir ikinci dil. Mutluluk göstergesidir insanoğlunun. Bir sıcak buğu gibi dağılır yoksul evlerinden, orta halli mahallelerden, dükkanlardan; daha çok yemek vakitlerinde… Doldurur dünyayı…

Bir sıcak somunun rengini, kokusunu, çıtırtısını, sıcaklığını taşır.

Altyapının dilidir. Seçmez. Kendiliğindendir… Kendi gibidir…

Bunları niye yazıyorum?

Sayıların gerçekleri yansıtmayabileceğini anlatmak için…

İki ayrı Türkiye var…

Birisi tiril tiril giyimli, moda dergilerinden çıkmış gibi alımlı… Güzel düzenlenmiş yemek dergisi fotoğrafları gibi sofralarda oturan, reklamlardaki arabalara binip, yine reklamlardaki gibi evlerde ikamet eden Türkiye… Avrupa gibi…

Üst bürokrasi (asker-sivil), politikacılar (iktidar-muhalefet), işadamları (türevleriyle birlikte) ve işadamına dönüşmüş bilim adamları bu sınıfa girer, girecektir, girmek üzeredir…

Her zaman geçim sıkıntısı çekmiştir, parasızdır, borçludur. Gelecek, bir kara bulut gibi yağmaktadır tüm yollarına. Rüyaları kabuslarla doludur. Hayat, bir günahın kefareti gibi hep olumsuz yüzünü göstermiştir. Geçmişinden söz edilmeye değmez, geleceği belirsizdir. Ya işsizdir, ya işsiz kalma tehlikesi vardır. En azından çalıştığı iş, geçimine yetmemektedir.

Bu da ikinci Türkiye… Türkiye gibi Türkiye…

Politik her konuşmada hamasi bir sesle ve mülkiyet duygusuyla adı vurgulanan herkes bu sınıfa girer: işçi, memur, köylü, emekli, işsiz, dul, yetim… Herkes, bütün Türkiye.

Birinci Türkiye ile ikinci Türkiye toplanır, ikiye bölünür, sonra da Türkiye ortalaması olarak istatistiklere geçer. Bu doğru mu?

Doğru olur mu?

‘Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul’ hesabı doğru olur mu?

Tarımda verimlilikle ilgili bir ‘fıçı teorisi’ vardır.

Bir fıçının çeşitli yerlerine delikler delersiniz. İçine su doldurursunuz. Ne kadar doldursanız da en alttaki deliğin alacağı su miktarı fıçının kapasitesidir.

Onun gibi, ‘bir tarlanın verimi de en az bulunan bitki besin elementine bağlıdır’ denir.

Devam edelim.

‘Bir ülkenin gelişmişlik düzeyi, en alt gelir grubunun gelir düzeyine eşittir’ diyebilir miyiz? Eğer dersek;

‘Siyasi iradenin amacı, fıçının en alttaki deliğini daha yukarılara taşımak olmalıdır’ da demeliyiz. İnsanca yaşayacak bir standarda ulaşmak siyasetin ereği olmalı.

Siyaset başka nedir ki… ‘İnsanları mutlu kılmak’tan başka?..

Bütün siyasetnameler böyle söylüyor.

Tarih böyle yazıyor. Geleceği tahmin etmek için de medyum olmak gerekmez. Gelecekte de böyle olacaktır.. Siyaset, insanoğlunun mutluluğunu amaçlayacaktır en son nokta olarak.

Mehmed Akif’in Hazreti Ömer’in ağzından şiirleştirdiği bir siyasetçi tipi var: ‘Fırat kenarında bir kurt kaparsa bir koyunu…’ diye başlayan anlatımla. O, aslında Hz.Ömer’in de, Mehmed Akif’in de kimliklerini ve kişiliklerini aşan evrensel bir değerdir. Bir siyasi deklerasyondur esasında.

‘İnsan hakları’ dediğimiz nedir ki?

‘Helsinki Sözleşmesi’, ‘Paris Şartı’, ‘Kopenhag Kriterleri’… ya da ‘Veda Hutbesi’…

Temelinde insanoğlunun mutluluğu olmayan her yapı çürüktür, her iş eksiktir, her söz ve eylem yanlıştır deme noktasındayız.

Birey kutsaldır diyeceğiz neredeyse…

İktidar denilen güç merkezinin mensupları, şatafatın döndürdüğü başlarını iki ellerinin arasına alıp ikinci dilin konuşmalarını anlamaya çalışmalı bu ülkede, yeryüzünde…

O sessizliğin içindeki çığlığı.

O soylu duruşun ardındaki çaresizliği…

Kabuğu kalkınca görünen yarayı yani…

Popularity: 7% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar