Kemal Tahir bu ülkeyi, bu ülkenin insanını, bu ülkenin tarihini-coğrafyasını ve bu dünyayı iyi anladı. İyi anladığı için de en güncel olayları bile tarihle ilişkilendirerek okuyucularına akıl almaz bir parıltı, bir ‘şehrayin’ armağan etti. Bu nedenle onun romanlarını, hikayelerini, anılarını, konuşmalarını, hatta eserini yazmak için aldığı notları dikkatle okumak; yöneldiği noktalara araştırıcı gözle bakmak bile okuyucusuna zihin açıklığı verebilmektedir.

‘Yediçınar Yaylası’. ‘Köyün Kamburu’, ‘Büyük Mal’ gibi köyün kesitini çıkaran romanlarındaki ‘Abuzer’ , ‘Emey’ , ‘Kenan’ tipleriyle, onların örgülediği olaylar birçok insanın ‘Türk köyü böyle mi?’ itirazlarına hedef olsa da, aradan geçen bunca yıla rağmen yorumunun sağlamlığı şaşırtmaktadır. Romanların yazıldığı yıllardan bu güne kadar geçen süre, köy üzerine yazılan birçok romanın kısa sürede değerini yitirmesi, değişen zamanın ortaya koyduğu yeni yargılar, günümüzde de Kemal Tahir’in romanlarındaki tesbitleri dikkate almamız gerektiğini göstermektedir.

‘Sağırdere’ ve ‘Körduman’ gibi iki köy romanını da eklersek, köyün ve köylünün yapısını tahlilci bir kalemden öğrenmiş oluruz.

Bir de yakın tarihin siyasetini okuduğumuz romanları… Gerçi köy romanı diye nitelendirilen yapıtlarında da ekonomiden siyasi tarihe kadar her alana başvurarak anlattığı olayları netleştirmekte, okuyucusunun görüşüne sunmaktadır. Bu nedenle Kemal Tahir’i okumak, yakın-uzak Türk tarhini, insan psikolojisini, sosyolojiyi… Birçok şeyi birlikte okumaktır.

Yakın tarihin olaylarını işlediği romanları; ‘Yorgun Savaşçı’ , ‘Kurt Kanunu’, ‘Yol Ayrımı’ , ‘Esir Şehrin Mahpusu’ ve ‘Esir Şehrin İnsanları’ gibi son yüzyılın -çoğu anlaşılmamış- tarihini anlatırken, Kemal Tahir hem araştırıcı, hem de herkesin hakkını hukukunu korumaya çalışan bir yargıç gibidir. Bütün kahramanlarının, olumlu-olumsuz bütün kahramanlarının hukukunu korumaktadır, çünkü onlar kendilerini savunamayacak konumdadır ve Kemal Tahir gibi bir delikanlı romancıya da haksızlık yakışmaz.

‘Bozkırdaki Çekirdek’… Bir destan, ‘Rahmet Yolları Kesti’de öyle. Eşkiyalığı toplumsal akıldan süren bir sıkılığı, sağlamlığı da içinde barındıran bir destan.

‘Devlet Ana’ ise bomba gibi düştü yayınlandığı günlerde kültür ortamına. Benim için de özel bir anlamı var. Üniversitedeydim, ertesi gün mezun olmak için son sınavıma girecektim. Kitapçıda ‘Devlet Ana’yı gördüm, yeni yayınlanmış. O gece sabaha kadar okudum, bitirdim. Uykusuz, yorgun bir biçimde sınava girdim. Bereket ki üzülmedim, mezun oldum.

Bugün geriye dönüp Kemal Tahir’in romanlarına baktığımda şu sahneleri hiç unutmadığımı anlıyorum…

Birincisi, ‘Kurt Kanunu’nun finalinde Emin Bey’in, gecenin bir vaktinde sokağa çıkıp bağırması: ‘Arkadaş, arkadaş, Emin’i arayan arkadaş! Burdayım ben burdayım!’

İkincisi. ‘Esir Şehrin Mahpusu’nda Kamil Bey’in Paytoncu Osman’ı dövme sahnesi… Müthiş bir kırılma noktası… İçinde volkanlar barındıran ama bunu dışarıya vuramayan Kamil Bey’in bir kurabiye paketi haksızlığı ile kozasından çıkıp bir ejderha gibi dikilmesi.. ‘Kurabiye’ deyip vurması, vurdukça ‘kurabiye’ demesi…

Üçüncüsü ‘Büyük Mal’daki ‘Sülük Bey’in öldürülmesi, katillerinin bulunamaması üzerine Çorum Çarşısı ‘karıbaskını’… Bir şiir, bir destan gibi akıcılığıyla zihinlerde yer eden bir bölüm…

Kemal Tahir bunlardan ibaret değil tabii ki.

Türkiye’de yılladır uygulanan tarım politikalarını, özellikle tarımsal kredilerdeki yanlış uygulamayı; üretime dönük olmayan kredilendirmedeki yıkıcı vurguyu ne güzel anlatıyor ‘Büyük Mal’da..

Yıl 1937, Çorum’un Narlıca köylüleri ellişer bin lira borç alacaklar Ziraat Bankası’ndan, daha doğrusu alıyor gibi imzalayacaklar evrakları ama borcu Ömer Oğlu Memi Tufan alacak. Ömer Oğlu Memi Tufan ne yapacak bu parayı? Oğlunu everecek. Bu borcu hayatı boyunca ödeyemeyecek, tarlasını satıp ana parayı ve faizi ödeyebilirse ödeyecek. Doğru saptamayı -araya girerek- yapıyor Kemal Tahir: ‘Çünkü işini üretmeye almakta değil bu borcu, düğün kurup havaya savurmaya almakta’. Tıpkı Türkiye’nin borçları gibi..

Bütün romanlarını bir bütün olarak düşünürsek, Kemal Tahir’in yaşamıyla ortaya koyduğu şeyin öncelikle ‘delikanlılık’ - yiğitlik anlamında- olduğunu görürüz. Yakın tarihimizi de bu yiğit duruşuyla irdelemiştir, eski tarihimizi de.. ‘Osmanlı’yı, ‘Batı’yı, ‘İttihatçılar’ı, ‘hainlikler’i, ‘köy’ü, ‘köylü’yü, ‘madrabazlar’ı.. her şeyi araştırarak, mihenge vurarak, akıcı bir üslupla güzel güzel hikaye eylemiştir.

Her roman bir, ya da birkaç hayat gibidir. Her şeyi yaşayarak görmek, yaşayarak anlamak mümkün olmayabilir, en azından insanın ömrü böyle bir tecrübeye yetmez. Yaşamış, ya da yaşayanları gözlemlemiş düşünen insanların yorumu da en az yaşamak kadar önemli ve değerlidir. Belki, yaşamaktan da önemlidir. Neden mi? Çünkü, yaşadığı şeyi tahlil edemeyebilir insanoğlu.

Bu yüzden Kemal Tahir’i yeniden okudum ve okurken de ne kadar çok şeyin birbirine benzediğini -değişik zamanlarda yaşanmasına rağmen- fark ettim. Siz de okuyun, okuyacak zamanı ayırın ve düşünün hayatların birbirine ne kadar benzediğini, nerede, nasıl ayrıldığını…

Popularity: 10% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar