İzleyemeyenler için bir filmin tekrarı
Malatya Yenigün
Bu yazıyı yazdır
19 Mart 2008
Zübük nedir sizce?Bir roman mı, film mi, yoksa bir siyasetçi tipi mi?
Bugünkü gibi aklımda…
“Kağnı gölgesindeki it” altbaşlığıyla ve “İt, kağnı gölgesinde yürür de, kendi gölgesi sanırmış” özdeyişiyle satışa sunuldu roman, bizim çok genç olduğumuz altmış sonrası yıllarda.
Aziz Nesin’in Zübük romanı yayınlandığında, sağ-sol kutuplaşması içerisinde; romanın amacının, solcuların, sağcıları karalamaya çalışması olarak düşünüldü. Ancak mizah unsuru ağır bastığı için, geniş kitlelerce okundu. Daha sonraları filme çekildiğinde, Zübük’ün gerçeğe yakın bir politikacı tipi, anlattığı olayların da ülke gerçeği olduğu anlaşıldı. Kemal Sunal’ın usta oyunuyla, Zübük karakteri hafızalara kazındı.
Minik bir not: 1977′de Sivas’ta yem fabrikası müdürlüğü yaptım. Olayı yakından bilenlerin bana naklettiğine göre, Aziz Nesin, Sivas’ın çok büyük ilçelerinden birinin belediye başkanı olan zatı tanımış ve yazmış Zübük karakteri olarak. Bu ilçeyi ve başkanın adını da söylediler, ama yazmayacağım.
Çünki; Zübük, özeli aşmış, genel bir kişilik olmuştur bir bakıma, ülkemizin politik yaşamı açısından.
Daha ilginç bir şey…
Bunun net olarak anlaşılmasına,büyük çapta da Turgut Özal sebep oldu.
Neden mi?
İster beğenin, ister beğenmeyin, Turgut Özal bir liberaldi. Bunu açık açık söyleyerek iktidara geldi.
İktidar olduğu süre içerisinde de tam bir liberal olarak, tavizsiz uygulamasını yaptı.
Hatırlarsanız, Cumhurbaşkanı olarak da sorunlara hep böyle baktı, bu yüzden az mı aşağılandı.
Zübük politikasının, pratikte çok usta bir yorumcusu olan Süleyman Demirel, Türkiye’nin geleceğini karartan popülist politikalarla, herkesi arkasına alırken, Özal, “Çankaya’nın şişmanı-işçi düşmanı” olmak pahasına, erken emekliliğin sosyal sigorta sistemimizi çökerteceğini söyledi cesaretle, hem de yıllar önce.
Kimse dinlemedi de ne oldu?
Sosyal sigorta sistemimiz çöktü…
Süleyman Demirel’in birkaç yıllık başbakanlığı uğruna hem de…
2002′ye kadar devlet, “Süleyman Demirelimsi” anlayış tarafından yönetildi.
Farklı bir ses, bunun yanlış olduğunu, ülke gerçeklerine uygun, dünyaya entegre bir politikanın devlete hakim olması gerektiğini söyledi ve seçimleri kazandı.
Ancak, seçimleri kazandıran ana unsurun, çağdaş politikalar mı, yoksa halkın “mağduriyet” duygusuna yapılan vurgu mu olduğu tam olarak anlaşılamadı.
Çünki; iktidara talip olan partinin genel başkanının, halk indinde haksız yere birkaç ay hapis yatması, daha çok akıllarda kaldı.
Ayrıca, kendi partisi içerisinde de “mağdur” edildi. Genel Başkan seçiminde, yenilikçilerin adayı olarak desteklediği kader arkadaşı, çeşitli ayak oyunları ile, gelenekçiler tarafından diskalifiye edildi.
Bu da yetmedi, zaten her an istifa etmeye hazır olduğunu hissettirdiği partisi de, Anayasa Mahkemesi kararı ile kapatıldı.
Oldu mu sana üç mağduriyet, üç haksızlık…
Gel de oy verme…
Verildi tabii…
%34.43 oyla iktidar oldu.
Beş yıllık iktidar, geçmişteki “Demirelvari” yönetimlerin enkazını kaldırmakla geçti.
İyi şeyler yapıldı.
Ama, Türkiye’yi geleceğe taşıyacak köklü değişimlere bir türlü geçilemedi.
Neydi bunlar?
Anayasa değişikliği, yasaların çağdaşlaştırılması, yönetimin modernize edilmesi ve verimlilik esasına göre yeniden düzenlenmesi, Avrupa Birliği’ne girme arzusu, bireyin öne çıkarılması, ülkenin gerçek anlamda demokrasi ile yönetilmesi…
Bu ve bunun gibi birçok ana başlık….
İlk falso tarımda, buna bağlı olarak gıda ve çevrede ortaya çıktı.
Avrupa Birliği’ne uyum çalışmalarında, o zamanki Tarım Bakanlığı ile Çevre Bakanlığı, sanki durum tespiti yapıyordu. Oysa ki, AB’ye kısa zamanda entegrasyon için çalışılmalı idi…
Anlaşıldı ki, hükümet, kökten tedbirleri alacak cesarete sahip değil.
Geriye ne kalıyor?
Tribünlerin meşgul edilmesi için, “orta sahada top gezdirmek”…
Oysa ki, o gün Türkiye tarımı için gerekenlerin yapılmasına başlanılsa idi, bugün geçen 5 yıllık sürede, o günkü çalışmaların meyvesi alınırdı.
Bugün,yedek stoklarını bile tükettiğimiz buğdayı ithal etmek için,ülke ülke gezilmezdi….
Hükümet kökten tedbirler yerine, Başbakanın da dahil olduğu törenlerle köylülere inek dağıtmayı, ekip biçmeyenlere mükafat olarak teşvikler vermeyi, makarna-kömür dağıtmayı tercih etti.
Ülkenin ekonomisine olumlu şeyler yapılamadan seçimler geldi çattı…
Anketlerde, AK Parti’nin oyu, en iyi ihtimalle %26 görünüyordu…
Birdenbire Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı, bu çerçevede de “türbanlı first lady” tartışmaları gündeme geldi…
Yani, “mağduriyet” söz konusuydu.
İyi şeyler yapmak isteyenlerin eli kolu bağlanıyordu.
Milletimizin, eşi başörtülü temsilcisinin en tepeye, Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi, kabaca engelleniyordu.
Seçime bu havayla girildi ve AK Parti, oyların %46.58′ini alarak yeniden iktidar oldu. A.Gül’ü de Cumhurbaşkanı seçtirdi.
Bu masal burda bitmiyor…
Şurada, yerel seçimlere ne kaldı?
Hemen hemen her yerde belediyeler konusunda büyük bir infial gözleniyordu.
Ciddi başarısızlıklardan söz ediliyordu.
Başbakan’ın başlattığı birçok sıcak tartışma vardı…
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı,14 Mart Tıp Bayramı’na denk gelen bir günde, AK Parti için “hayat öpücüğü” anlamına gelecek bir şey yaptı: Kapatma davası açtı…
Eleştiri oklarını hazırlayanlar, “mağdur” adayına acımaya başladı.
Ben, bir tek şeye şaşıyorum…
Üç defa aynı delikteki, aynı yılana elini sokturur mu insan?
Bu kez, siyaset doğrular üzerine kurulursa, “mağduriyet” konumunun oluşmayacağına inanıyorum.
Genel anlamda da başta siyasal partiler olmak üzere, medya ve sivil toplum örgütlerinin bürokrasiye karşı dik durarak; devlet ve yargı vasıtasıyla politikaya yön verip, berbat etmeye kalkanların oyununu bozmaları, boşa çıkarmaları şartıyla…
Bu kez bürokrasinin kaba oyunu tutmayacak, inanıyorum.
Türkiye’de artık programlar ve uygulamalar konuşulmalı, tartışılmalı, değerlendirme unsuru olarak kullanılmalı…
“ZÜBÜKZADE İBRAAM BEY” NE YAPMIŞTI?
Her dara düştüğü yerde, yeni bir oyun icat edip, yine kendini kurtarmıştı kötülük yaptığı insanların elinden.
Bunun için, kendisine dost olsun, düşman olsun, herkesin adını kullanmıştı…
Herkesi ve her olayı istismar etmişti…
Yönettiği ilçe zarar görürken, kendisi sürekli yükselmişti.
Önce Parti İlçe Başkanı, sonra ilçe Belediye Başkanı, sonra da milletvekili olmuştu…
Kamil örneğinin Süleyman Demirel olduğu bir oyunu oynayarak.
Çevrenize bir bakın lütfen…
Boy boy, kademe kademe Zübükler göreceksiniz.
Hepsi de bu ülkenin gelişimini engelleyen sülükler, hepsi de doğruları ters yüz eden oyunbazlardır, dikkat edin.
Ne yazık ki, bizim ülkemizde, siyasette de “Zübük düzeni” geçerli, bürokraside de, yargıda da…
Bu kez, böyle olmaması gerektiğini vurgulayalım, lütfen!
2002 AK PARTİ SEÇİM BİLDİRGESİ
Google’a yukarıdaki gibi “2002 Ak Parti Seçim Bildirgesi” yazın ve tıklayın.
“Her Şey Türkiye İçin” başlığıyla 5 web sayfası bir metin çıkacak karşınıza.
Bunu dikkatle okuyun.
AK Parti’nin, ilk kurulduğunda, insanımızla yaptığı “ahitname”dir de ondan…
Yapacaklarının-yapmayacaklarının açıkça ortaya koyulduğu ilk metindir.
Herhangi bir yerini, mesela, “Yönetimin Yeniden Yapılandırılması” başlıklı V.bölümü.
Bunun, “A-Devletin Değişen Rolü” bölümünü, dikkatle ve birlikte okuyalım.
Aynen şöyle yazıyor: “21.yüzyılın demokratik devletinde, yöneticilerin hesap verme sorumluluğu, katılımcılık, öngörülebilirlik ve ve şeffaflık, temel unsurlar olarak öne çıkmaktadır.
AK Parti, devletin işlevlerinin bu gelişmelere uyumlu hale getirilmesi için, hükümetin ve kamu yöneticilerinin hesap verme sorumluluğunu açıkça kabul etmektedir.”
AK Parti bunları söylüyor 2002′de…
Bırakın devleti, parti yönetiminde bile bu kurala uyulmadı…
Düşünün ki, bu parti, 2007′de,önseçim niyetiyle yaptığı işlemde, oyları hiç açmadan torbalara doldurmuş ve Ankara’ya göndermiştir.
Hem de sonuçlarını hiçbir zaman açıklamadan…
Hesap verme sorumluluğu, katılımcılık, öngörülebilirlik ve şeffaflık diyerek…
İşte bu tutum, AK Parti’ye geçmişte umut bağlamış insanlarda, “demirin üzerinde oluşan pas gibi” kuşkular oluşturmuş, derin yaralar açmıştır…
Güven, çürümeye başlamıştır bir bakıma…
VII. Bölüm olan “Tarım ve Hayvancılık”ı da birlikte okuyalım mı?
Hayır okumayalım…
Hiçbirisi uygulanmayan bir sürü söz…
Bunlar benim gibi birçok kişi için de çok heyecan vericiydi; bir bakıma hayatın gayesiydi nerdeyse.
Türkiye’de yılların ihmalinin oluşturduğu “tarım-orman-gıda-çevre” sorunlarını çözmüş olmanın huzurunu duyacaktık…
Uygulansaydı, Türkiye kanatlanırdı, inanın…
O bildirgeyi çok iyi algılamak lazım. Türkiye’nin üretime yönleneceği 5 koca yılı, nasıl boşa geçirdiğini anlamak lazım. Anlamalıyız ki, aynı yanlışların yeniden oluşmasına ve yıllarımızın tüketilmesine izin vermeyelim.
MALATYA’DAN NE KALDI?
Bu yazıda onları yazacaktım, son siyasi gelişmeler olmasaydı.
Nasıl bir Malatya bulduğumu yazacaktım. Yazamadım.
Her şeyden önemlisi, Malatya seyahatinin kazancı, Abdülkadir Çolak’ın gün yüzüne çıkardığı 14.yüzyıla ait bir Battalname’yi, Beyan Yayınları sahibi hemşehrimiz Ali Kemal Temizer’in yayınlaması için ricamız üzerine mutabakat sağlanması oldu.
Bu, Malatya’nın o yıllardaki tarihi, sosyolojisi, psikolojisi, giyim kuşamı, dili, etnik yapısı, adet ve töresi, ekonomisi de dahil olmak üzere karanlıkta kalan birçok özelliğini aydınlatacak bir çalışma…
Öyle güzel bir dille söylenmiş ki, Dede Korkut’u, Yunus Emre’yi, Hacı Bektaş Veli’nin Mektubat’ındaki dili de içine alan geniş bir açılımı var…
Çok sevindim, bunu yazacaktım.
Nasıl sevinmem, az şey değil sonuçlandırdığımız…
A.Çolak’ın deyimi ile, Malatyaspor’a 7 trilyon lira veren Malatya Belediyesi, emsalsiz bir eser için 2 milyar lira harcamayı çok görmüş, yayınlamaları için kendilerine teklif edildiğinde ilgisiz kalmışlar….
Düşünebiliyor musunuz? Bir yanda 14.yüzyıla ait emsalsiz bir Battalname, diğer tarafta bunun yayınlanmasına gönülsüz duran Belediye; Malatya Belediyesi…
Diğer taraftan, Sivas Belediyesi’ne, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından verilen 2008 yılı kamu yayıncılığı ödülü ve bunu hakeden olağanüstü gayret…
Anlayabilene aşkolsun…
Bereket ki, herkes Belediye değil.
Değerini anlayan bir dostumuz, Malatya için çok önemli olan bu eseri gün yüzüne çıkaracak…
Bunu sizlerle paylaşacaktım.
Daha başka şeyler de vardı Malatya ile ilgili…
Ama olmadı.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bomba gibi düştü gündeme…
Baştan başlayalım isterseniz…
Nedense, Türkiye’de, yargının da içinde olduğu atanmışların, yani maaşını milletin oluşturduğu hazineden alan, buna rağmen kendilerini milleti yönetmekle görevli sayanların, gereksiz yere imal ettikleri büyük problemleri çözmekle meşgul siyaset yıllardan beri.
Güneydoğu’da oluşan kırılma, bu yanlış bürokrat siyasetinin sonucudur.
Yıllardan beri, büyük bir gizlilik içinde, sebebi bizce meçhul, onlarca makbul nice iş yaptı bu bürokrat taifesi…
Siyaset yapanları dışlayarak siyaset yaptı yıllarca.
Sonra, kralın çıplak olduğu görüldü.
Çok şey yapılıyormuş havasıyla, hiçbir şey yapılmadığı…
Bir hesapça 300, başka bir hesapla 400 milyar dolar para akıtıldığı söylendi…
Bürokrasinin stratejisi mağlup oldu 1984′ten beri bir avuç eşkiyaya…
Hiçbir şey 1984′ten daha iyi durumda değil.
Bu sorunu, milletten vekalet alanlar çözmeli, ciddiyetle.
Araştırarak, soruşturarak, dünyayı dinleyerek, tarihimize bakarak, gerektiğinde gözükara bir cesaret örneği göstererek, kıt kaynaklarımızı dağa taşa bomba olarak atmaktan kurtararak, bu ülkenin insan kaynağının kendi kendisini yemesini önleyerek;milletten vekalet alanlar çözmeli bu sorunu,sorumlulukla.
Çünki, bürokratın sorumluluğu yok ki, siyasi yetki yüklensin.
Bu kadar yetkili olmamalı bürokrat.
Yargı bürokrasisi de dahil.
Hep anlatırım, bir arkadaşımızı yüksek mahkemeye üye seçtirdik, yıllar önce, binbir zorlukla… İlk söylediği söz, “Bakanları, Başbakanları yargılayacağım!” oldu; teşbihte hata olmaz, çocuğun eline oyuncak, delinin eline silah verilmiş gibi…
Yargıtay Başsavcısı’na gelince…
İsterseniz gelmeyelim.
Önce, “Üç Türkiye: Yasama boş, yürütme hoş, yargı sarhoş” başlıklı yazımı okumanızı tavsiye ederim.
Daha sonra da…
Abdurrahman Yalçınkaya adlı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, AK Parti’nin kapatılmasını isteyen iddianamesini, baştan sona dikkatle okumanızı…
Ben okudum.
Sanıyorum şaka olmalı.
Bu iddianame; (bırakınız halkın %47’sinin desteğini alarak iktidar olmuş bir partiyi) bu ülkede kağıt üzerinde kurulmuş bulunan herhangi bir tabela partisinin kapatılmasını isteyen bir iddianame olsa bile; nasıl böylesine gülünç, yavan, gerçekdışı ve bilimdışı bir kurguya sahip olabilir, anlamıyorum.
Abdurrahman Yalçınkaya’nın gizli bir AK Parti üyesi, hatta kendini ustaca saklayan bir üst düzey yöneticisi olabileceği aklıma gelmiyor değil.
Başka izahı yok, suçlamalar çocukça…
Mahalle dedikodusu kıvamında.
Düşünün, Vural Savaş’ın FP iddianamesinin bile birkaç gömlek altında.
Bana öyle geliyor ki, bu haliyle yargı, ülkeye zarar veriyor.
Yargıyı toptan kapatsak ve herkes yargı ile ilgili sorununu kendisi halletsin desek, daha adil bir ülkede yaşayabiliriz diye düşünüyorum…
Siz ne dersiniz?
BİR ŞİİR: CÜNEYD
BİR ŞAİR: ASAF HALET ÇELEBİ
Bundan böyle, zaman zaman sevdiğim şiirleri sizlerle paylaşacağım.
Şiirden ders çıkarılır mı? Belki…
İlk şiir, Cüneyd-i Bağdadi’yi tasvir eden, Türk edebiyatının en seçkin şairlerinden Asaf Halet’in bir şiiri: Cüneyd
Şiirin omurgası gibi duran “kendi cübbesi altında yok olmak” fiili çok önemli.
Hepimiz, böyle yok oluyoruz; kişiler de, kimlikler de, kurumlar da…
Şimdi şiire bakalım:
cüneyd
bakanlar bana
gövdemi görürler
ben başka yerdeyim
gömenler beni
gövdemi gömerler
ben başka yerdeyim
aç cübbeni cüneyd
ne görüyorsun
görünmeyeni
cüneyd nerede
cüneyd ne oldu
sana bana olan
ona da oldu
kendi cübbesi altında
cüneyd yok oldu
(Asaf Halet Çelebi’nin “Om Mani Padme Hum” adlı kitabından alınmıştır).
Popularity: 14% [?]

Son Yorumlar