İnsanın önceliğine dair…
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
11 Nisan 2004
Sorun gayet net, cevabı da… İster Avrupa Birliği’ne girebilelim, ister giremeyelim. İsterse referandum yapalım ve biz, Avrupa Birliği’ne girmeyi reddedelim millet olarak.
Bazı gerçekleri hiçbir zaman gözardı edemeyiz.
Nedir bunlar?
Öncelikle insan hakları bizim ülkemizde en öncelikli sorun. Bunu, yargıyla, yürütmeyle, kolluk güçleriyle karşı karşıya kalmayanın anlaması mümkün değil. Ne yazık ki ülke yönetenler de her zaman ilk önce kendilerini öncelikli konuma alarak işe başladıklarından, ‘birey’in öne geçmesi için ilk engel oluşuyor böylelikle.
Türkiye’nin belki de yüzyıllar boyu çözülmeyi bekleyen sorunu bu… İnsanın hayatı yaşarken, yaşadığı anı ciddiye alması veya almaması…
Çözmeye buradan başlarsak olumlu sonuç almamız mümkün…
Yani, insan haklarını, kendimiz için, onurumuz için, geleceğimiz için yine kendimiz isteyerek sorun olmaktan çıkarmalıyız.
Gerekirse ‘devlet’ ve ‘birey’ ile ilgili olarak kafamızdaki yapıyı yeniden oluşturmalı, ama bu sorunu çözmeliyiz.
Son günlerde insan hakları veya türevlerine dayanan olayların bu ülkeyi meşgul etmesi, çeşitli açılardan tartışılması, çözüm umudunu arttıran bir gelişme olarak gündeme geçti bile…
İkinci olarak ekonomi, insanımızı uçurumların kenarına taşıyan, sellere katıp yok eden bir olumsuzluksa o oranda da ciddiye alınmalı. En az insan hakları kadar önceliği olmalı.
Türkiye’de yaşayan herkes, hele de ülkeyi yönetenler bu iki konuda ‘illüzyon’a kapılmamalı.
Aslında insan hakları ile ekonomi de birbirinden bağımsız değil. Biri diğerini etkiliyor.
Necip Fazıl’ın bir kitabında Fransa Kralı ile ilgili olarak anlattığı bir olay var. Fransız İhtilali’nden önce kral, atla giderken, bir cenaze alayı nedeniye durmak zorunda kalıyor. Bu arada, ‘neden öldü?’ diye soruyor. ‘Açlıktan öldü’ diyorlar. Necip Fazıl ekliyor ‘Tabutta, Fransa Krallığı vardı!!’
Bunu neden anlattım? Bu ülkeyi yönetenlerin büyük çoğunluğu, sanıyorum bu olayın anlatıldığı kitabı okumuştur gençliğinde. Kendi ülkesinde olup bitenleri, bu olayın verileriyle kıyaslayıp, gelecekte kendisine bir misyon yüklemiştir şüphesiz. Dişlerini sıkarak, eğer eline imkan geçerse bu ülkenin fukaralık sorununu çözeceğine dair söz vermiştir kendi kendine birçoğumuz gibi…
Bugün, o gündür. Yumruğunu, haksızlıklara sıkıp, öğrenci yüreğiyle geleceğin onurlu Türkiyesini insanlara inşa etmeye yemin edenlerin günü…
O fırsatı, o imkanı, o hizmet aşkının yangınının alevlerini taşıyanları iş başına getirdi kader.
Herkes, kendi sınavı ile başbaşa. Kendi bireysel sınavını; kendi yaşamı süresince kendisine verilenlerle, kendisinden istenenlerin bilançosunu, kendi varlığı olarak ortaya koyacak zamanda…
Herkes, bu ülkeyi yöneten herkes kendisine ‘şah damarından daha yakın’ olanı hissetmek zorunda.
Nasıl ki, bireyin ömrü sınırlı, bu ömrün öncesi ve sonrası, birçok şeyi yapmak için ‘imkansız’, yönetimin ömrü de öyle. Geldiği gibi geçiyor, bir yıldız ağması gibi…
Tekrar başa dönersek, yıllardan beri bu ülke insanının ana sorununun, onun hem kendini birey olarak algılamasını zorlaştıracak bir yönetim, hem de bunun sonucunda çok kötüleşen bir ekonomi olduğu, üzerinde ittifak edilen bir gerçek.
Bu, tarih boyunca da öyle…
Diğer bütün sorunlar, bu sorunun bir türevi.
Tarımdan, çevreye, eğitimden sağlığa her şeyin, her sorunun temelindeki, bir bütün olarak - yasama, yürütme, yargı- ‘yönetim’in ‘birey’e bakışında gizli.
Bunu biz düzeltmeliyiz, kendimiz, kendimiz için ve kendimizce… İster Avrupa Birliği’ne alsınlar, ister almasınlar. Türkiye’nin ‘biz’ olabilme şevkini duyması gerek.
Avrupa Birliği’nin istediklerinin çoğu bundan farklı mı?
Aslında, sağlıklı bir ‘birey’den, sağlıklı bir ‘toplum’ doğar. Bu nedenle ‘birey’in önceliğini savunanlar, sonuçta bu ‘ülke’nin önceliğini savunmaktadır.
Üstündeki şal açıldıkça, yönetimin; yani yasamanın, yürütmenin, yargının çirkinlikleri ortaya çıkacak ve iyi insanlar da güzelliklerini gösterme imkanı bulacakladır.
Olup bitene, bir de bu gözle bakmakta yarar var…
Popularity: 6% [?]

Son Yorumlar