Önce vefasızlıktan…Bunun içerisinde ilahlaşmak, kendini müstağni zannetmek, tepeden bakmak da var…

Bunlar ne demek?

İlahlaşmak, fani olduğunu, kul olduğunu unutup; kendinin dünyayı döndüren güç olduğu zehabına kapılmaktır.

Firavun için söylenen odur ki, Allah’a inanan bir adam olduğu halde, sadece egosu yüzünden, kendini Allah’la yarıştırdığını sandığı şaklabanlıkları yapmıştır…

İktidar erki öylesine güçlü bir illüzyondur ki, insan kendini her şeye muktedir sanır.

İlahlaşmak budur.

Müstağni olmak, o kadar iktidar sahibi olduğuna inanmaktır ki; artık hiç kimseye ihtiyacı olmadığını düşünmek anlamına geliyor.

Bir bakıma şımarmak, bir bakıma azgınlaşmak…

Herkese ve herşeye tepeden bakmak da, bütün bunların bir sonucu…

Aslında bu anlatılanların tek nedeni var: Vefasızlık…

Sebebi ne olursa olsun, dostlarına, kendine ve hayata vefasızlık etmek çöküntüye sebep oluyor.

Bu tarihin her döneminde, herkes için doğrudur.

Açın bakın tarihi, iktidarların en güçlü olduğu zamanlarda, akıl almaz bir biçimde devrilmesinin arka planında bu yatar.

İkincisi bilimi öncü kılmamaktan…

Bilim, alt disiplinleri aracılığıyla, bir ülkenin nasıl yönetileceğine dair yol gösterir.

Türkiye’de siyasi partiler, muhalefette oldukları süre içerisinde, bilimin bu yol göstericiliğine uyarlar, iktidara geldikleri taktirde neler yapacaklarını, akla makul gelen argümanlarla açıklarlar.

Halkı ikna ederler ve bu yüzden de oy alırlar, iktidar olurlar.

Bir siyasi parti, aldığı oy yüzdesi ile öğünmemeli, gerçekleştirdiği işlerle öğünmeli.

Oy almak için halka söz verdiği ve uygulayabildiği, bunun sonucunda halkın refahını artırdığı şeylerle de şükür duymalıdır.

Yoksa, halktan aldığı oyun arkasına sığınmak, illüzyonun ve aldatmacılığın arkasına sığınmaya denktir.

Bunu, Türkiye’de en iyi Süleyman Demirel başarmıştır.

Onun da Türkiye’yi getirdiği yer bellidir.

Çok büyük bir kaosun eşiğinde olan çevremizin, ülkemizi etkilememesi mümkün değil.

Bu beladan kurtulmanın tek yolu da, şu partiyi veya bu lideri körükörüne destekleyip ardından gitmek yerine, ülkemizin geleceğini, yani çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceğini, hiçbir şeye feda etmemektir.

Bunu ancak bilimin öncülüğünde sağlayabiliriz.

Bir ülke ki, insanı ve toprağı bomboş duruyorken, başka ülkelerden tarım ürünü satın alıyorsa, o ülkenin sıkıntıları devam edecek demektir.

Bunun için iktisat alimi olmaya gerek yok…

Bu verimliliği başaramayan iktidar, devrilir.

Bir ülke ki, kazandığından çok harcıyorsa, eninde sonunda çıkmaz sokakta duracak demektir.

Bizim ne güzel atasözlerimiz var…

“Hazıra dağ dayanmaz” da bunlardan birisi…

Devam edelim…

Milli güvenliğin temelinde, sağlam ekonomi yatar…

Bir ülke ki, kendi içerisinde iç savaş boyutuna gelen fitneyi çözememişse, elindeki üç kuruşu da dünya silah tacirlerine yatırıyorsa, o ülkenin gidişatı kötüdür.

Bir ülke ki, kurtuluş reçetesini başka ülkelerden bekliyorsa, o ülke özgüvenini yitirmiş demektir.

Bu listeyi uzatmak mümkün.

Bizim, sadece ve sadece, kendimize dönmemiz gerekir.

Kendi imkanlarımızı, kendi ihtiyaçlarımızı, kendimiz, kendi insanımız için kullanmalıyız.

İşin sırrı bu…

Gerisi laf-ı güzaf…

Kim söylerse söylesin…

Sonuç olarak, başta söylediğimiz söyleyelim.

İktidarlar vefasızlıktan yıkılır…

Kendi halkına, kendine ve hayat karşı vefasızlıktan.

Eğer siz, birilerine bağlılığınızı, bağlantınızı, dostluğunuzu öne çıkararak bir yerlere gelirseniz…

O bağlılık gösterdiğinizi vurguladığınız insanları, bir dar geçitte yalnız bırakıp, üstelik de başkalarının vurduğu bedene bir de siz vurursanız; sonuç olarak ihanetinizle yok ederseniz…

Sizin de aynı akıbete uğramanız mukadderdir…

İlahi adalet de bunu gerektirir, toplumsal ahlak da…

Peki, yıkılmak kaçınılmaz mıdır?

Telafi edilemeyecek kırgınlıklar oluşmuşsa, evet!

Siz bilimi hor görüp, onun önderliğine başvurmamışsanız, evet!

Eğer iktidar olmak, sizin başınızı döndürüp, şımarttıysa; evet!

Hiç kurtuluşunuz yok demektir.

ANAP’ın doruklarda gezindiği zaman da Özal’ın yanında olmanın getirdiği gözlemle, iktidardaki bir partinin yanlışlarını farketme imkanım oldu.

ANAP’ın yükselişine de şahit oldum, yıkılışına da…

O yüzden bugün olup bitenler beni şaşırtmıyor.

“NAN”A MUHTAÇ OLMAK…

Nan, ekmek demek, biliyorsunuz.

Ekmeğe muhtaç olmak, Anadolumuzda, biraz da kibarca böyle anlatılır.

Türkiye’nin geldiği noktaya ne diyeceğiz peki?

Şimdiye kadar olanlardan ders çıkarmalıyız, hepsi bu…

Bundan sonra hata yapmamaya çaba göstermeliyiz.

Türkiye, bizim Malatya tabiriyle, “sap, saman işlerle” uğraşıyor.

Buna herkes, hepimiz dahiliz.

Aklımızı başımıza devşirelim.

Şu ülkeyi yaşanabilir hale, insanımızı da yaşayabilir konuma getirmeliyiz.

Meşhur meseldir…

Un var, su var, şeker var…

Ama, ortada helva yok.

Şu ülkede; bu kadar büyük ve kim ne derse desin, zengin coğrafyada…

İyi yönetildiği zaman umulmadık başarılara imza atan insanımızla…

İmparatorluklar kurabilen milletimizle…

Aradan yüz yıllar geçse de, ülkesini iyi yönetmekle anılan yöneticilerden tevarüs eden gelenekle…

Bütün bunlara rağmen, hala gıda maddesi ithal ediyorsak…

Hala, verimimiz çok düşükse…

Hala, kendimize gerekli olanı dışarıdan alıp, ihtiyacımız olmayanı üretiyorsak…

Hala, arazilerimiz ve insanımız bomboşsa…

Hala tarım ürünlerini pahalıya mal ediyorsak, tarım ekonomisi nedir bilmiyorsak…

Bize yazıklar olsun…

Tek noktaya odaklanalım da, hiç olmazsa bundan sonrasını kurtaralım.

Başkalarının ekmeğine muhtaç olmanın zilleti yeter!

MEHMET ALTAN NEREDE? FEHMİ KORU’YA NE OLDU?

Ne güzel yazılar yazarlardı…

Memleket ekonomisi ile ilgili canlı, yaşayan, yaşatan yazılar…

Arada bir tarım konusuna da değinirlerdi.

Hele Mehmet Altan… Ekonomi profesörü olmanın avantajını tarımda konuştururdu…

Ne radikal yazılar yazardı.

Arşivlere bakın, göreceksiniz.

Tarım için en doğru değerlendirmelerin çoğu Mehmet Altan tarafından yapılmıştır, Cüneyt Ülsever tarafından yapılmıştır, Eser Karakaş tarafından yapılmıştır.

Ülkemizde tarım yerlerde sürünüyor,bu çok beğendiğimiz,gerçekten ülke sorunlarını net anlayan ve anlatan insanlardan ses yok.

İnek satın almak için Bakan’a eşlik edip ABD’ye gitmek, sanıyorum, bu değerli kalemlerin bir kısmını “hatıra boğdu”.

(Hatıra boğulmanın ne olduğunu merak edenler, bir Malatyalıya sorsun…)

Bir kısmı da zaten o geziye çağrılmamıştı.

Onların suskunluğunu anlamak da zor.

Genelde AK Parti iktidarı, özelde Mehdi Eker, uzun yılların tarımsal başarısızlığını gezdiriyor sırtında.

2002’den bu güne kadar tarım konusunda yapılanlara ve yapılmayanlara bakmak yeterli.

Bir de TÜİK’in Mart ayı sonunda yayınladığı 2007 tarım ürünleri raporunu dikkatle okumak….

Doğrusu, ”tarımın yazılmaya susadığı şu günlerde” tarım içerikli yazılarını da çok özledik bu değerli kalemlerin…

Yanlışları ortaya koymak hepimizin boynunun borcu.

Gün gelir, bunlar da yazılır bir kenara ve gelecek kuşaklar tarafından okunur, değerlendirilir.

Utananlar mutlaka olacaktır.

Popularity: 7% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar