Yargı ile ilgili yazmak zordur. Zorluğu, yazılacak her kelimenin, söylenecek her sözün, eğer dikkatli seçilmezse içimizdeki güvenilir kaleleri tarumar etme tehlikesindedir.

Peki, susmak mı gerekir? Eğer bir çürüme varsa, gözlerimizin önündeki kokuşmaya gözümüzü mü kapatmalıyız? Aman, statüko bozulmasın diye kötünün kötüsüne mahkum mu olmalıyız? Susmak da zehirlidir.

Cemal Süreya’nın hoş bir şiiri var: ‘Sizin hiç babanız öldü mü?’ başlığını taşıyan.

Ben de soruyorum: ‘Sizin hiç yargıyla işiniz oldu mu?’

İşleyişindeki yavaşlığı, bazı temel mantık yanlışlarını bir tarafa bırakalım. Siz hiç yüzde yüz haklı olduğunuz bir davada, kazandığınız bir davada, üst yargıda sizde ‘paranın gücüyle’ intibaı bırakan bir biçimde, eften püften gerekçelerle dava kaybettiniz mi?

Öyle ki, yanlış gerekçeye yeryüzünün tüm kargalarının kahkahalarla güldüğüne şahit oldunuz mu? Karşı tarafın avukatının, işbitirici tavırlarla gülümsemesinin, adının ‘neşter’ olduğu operasyonlara denk geldiğine şaştınız mı?

Bu operasyonların gazetelerde yayınlanan bilgi kırıntıları, sizin davada, haksız tarafın avukatının üst mahkeme üyeleri ile alım satımlarla ilgili konuşmaları hakkında bir tiyatro senaryosu oluşturdu mu?

Ne kötü günler yaşıyoruz.

Bu ülkede, eğer yargı ile ilgili iyileştirmeler yapılmazsa, son günlerde gazetelerde okuduklarımız, iki ateş arasında kaldığımızdan başka bir şeyi göstermez.

Diyelim ki, yargının çözeceği bir haksızlığa uğradınız. İçiniz yanıyor. Yapacağınız tek şey yargıya başvurmak. Başvuruyorsunuz da… Karşınıza, yargının haksızlığı çıkıyorsa, siz, iki ateş arasında kalmışsınız demektir. Kendi içinize dönüp, olağanüstü bir kırıklık ve küskünlükle yaşamaktan başka yapacağınız hiçbir şey yoktur.

Adalete güvenin yitirilmesi, bence, bir toplumun çürümesine, kokuşmasına yeter de artar bile. Adaletin bir güneş gibi ortaya çıkmadığı bir mahkeme kararı, ‘adalet’ten başka etkenlerin sırıttığı bir karar gerekçesi, bir ülkenin temel taşlarının tek tek düşmesiyle eş anlamlıdır.

Yargıçlar da insandır. Her insanın yaptığı, yapabileceği hataları yargıçlar da yaparlar. Bu, sadece, bir dikkatsizliği, belki bilgisizliği ve hatta sağlıksızlığı gösterebilir. Sonucu üzücü de olsa önemli sayılmaz.

Ya organize suç örgütü ile eşleştirilebilecek hatalar için ne demeli? Yargı, organize suç örgütüne dönüşmüşse ne yapmalı?

‘Et kokarsa tuz koyarsın, tuz kokarsa ne yaparsın?’ meselesi…

Yapılacak hiçbir şey yok.

İşe en baştan başlamaktan başka…

En küçük bir ilçedeki yargıçtan başlayıp kademe kademe ilerleyerek üst yargıya, en yukarıya kadar sorunları ortaya çıkara çıkara, çöze çöze ilerlemekten başka çare var mı?

En baştan başlayalım.

Genç bir yargıç ne kadar maaş alır?

Bununla, evine eşya alabiliyor mu? Hasta çocuğunu tedavi ettirebiliyor mu? Bulunduğu ilçede ‘adalet’ duygusu uyandıracak biçimde yaşayabiliyor mu?

Yayınları izleyebiliyor mu? Başka ülkelerde yargı nasıl işliyor bilebiliyor mu? Yabancı dil öğrenebiliyor mu? Kendini yetiştirebiliyor mu?

Aklınıza gelecek bir dünya soru sorun, eğer cevap veremiyorsanız, yargının ilk basamağında ülkece sınıfta kaldınız demektir.

Yargıç yaşadığı yerde muhatap olduğu insanların karşısına bir eziklikle, bir kırılganlıkla çıkıyorsa, yargı da aynı sıfatları taşıyacaktır, ezik ve kırılgan olacaktır.

Ve yargıç hala onurunu koruyabiliyorsa, onun olağanüstü öz denetiminin bir sonucu olarak görmeliyiz bu durumu.

Ve onları, o onurlu insanları kutlamalıyız.

Bu nedenle iki ateş arasında tutmamalıyız diyorum hizmete susamış genç insanları. Onlara, meslek yaşamlarının en başından başlayarak onurlarıyla yaşamayı öğretmeliyiz ki, sembollerdeki gibi olsun adaletin terazisi: doğru, doğru, dosdoğru.

Hayatının sınavı ile karşı karşıya Cemil Çiçek. Adalette yapacağı iyileştirme, bu hükümetle birlikte kendisinin de hayırla yadedilmesine vesile olur.

Ben, başaracağına inanıyorum.

Popularity: 6% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar