Epeyce konuşuldu, yazıldı.Yararlı da oldu. Erman Toroğlu ile Fatih Altaylı’nın değişik bakış açılarıyla başlattıkları tartışma, gıda güvenliğini gündeme taşıdı. Ben, insanın illa da mesleği olan konuda yazması gerektiğine inanmıyorum. Aklı olan herkes, bilgiye ulaşmanın yollarını biliyorsa ve bilgiyi de değerlendirebiliyorsa, önemli konuları merak da ediyorsa, rahatlıkla araştırıp yazabilir.

Erman Toroğlu’ nun eski futbolcu, eski hakem ve şimdi spor yazarı (fazladan kabzımal) oluşu, gıda konusunu yazmaya engel teşkil etmez. Ayrıca,babadan kalma narenciye bahçesi olması da, konu ile ilgisi açısından önemli bir fazlalık.

Okuyucularım bilir, uzun süreden beri tarım konusunda yazıyorum. Doğal olarak, orman, çevre ve gıdayı da tarımın içinde düşünüyorum.

Gıda konusu,Türkiye için hem üretici, hem de tüketici açısından çok önemli. Yazılan her kelime, konuşulan her söz birilerini menfaatlendirirken, bazılarının da menfaatlerini önleyebiliyor. O nedenle, kelimeleri dikkatle seçmek gerekir.

Yanlış anlamaları önlemek için, minik bir özyaşam öyküsü vereyim. Çiftçilikle uğraşan bir ailede doğdum. 1972′de Ziraat Yüksek Mühendisi oldum. Tarım Bakanlığı’nın çeşitli birimlerinde, değişik konu ve konumlarda çalıştım.Gıda ile ilgim, yıllar önce yem fabrikası müdürlüğü yapmakla başladı. Yine TSE’de bilimsel bir kurul olan ve gıda standartlarını hazırlayan ‘ Mamul Gıdalar Özel İhtisas Komisyonu’ üyesi olarak dört yıl çalıştım. Un ve şeker sektöründe beş yıl yönetim kurulu üyesi olarak yer aldım. Herhalde konu hakkında konuşmam için bunlar yeterlidir.

Şimdi gelelim esas meseleye…

Meyve, sebze ve hayvanların yetişme döneminde çeşitli ilaçlarla birlikte verimi artırıcı takviyeler de kullanılmaktadır.Hiç ilaç kullanılmamış gıdayı tercih edenler, biraz daha fazla para ödeyerek organik ürünleri tüketebilirler. Tıpkı, apartman dairesinde ve şehrin gürültüsünde oturmak istemeyenlerin, şehir dışında daha pahalı müstakil villalarda oturabilecekleri gibi.

Ancak…büyük bir çoğunluk, ilaç ve verimi artırıcı takviyelerin kullanıldığı gıdaları tüketmek zorundadır; istemese de…Sorun da, kullanılan ilaç ve takviyelerin, insan sağlığını tehdit eder boyutta olup olmadığıdır. Tartışılan budur.

İşin bam teli burada.

Zararlı olup olmadığına kim karar verecek?

Dünyada bu iş nasıl? AB ve ABD’ de gıdalar nasıl denetleniyor? Kim denetliyor, yaptırımı ne? Konuyu, çok önemli bir üniversitemizin, dünyanın önemli üniversitelerinde de ders veren bir profesörü ile konuştum. Tarım Bakanlığı ve üniversite laboratuvarlarının gıda konusundaki güvenirliğini sordum.

Ne yazık ki güvenilmeyeceğini söyledi.

Güvenmek için laboratuvarda hangi özelliği arayacağız? Sadece uluslararası akreditasyon…Bu o kadar zor ki…Firma, yer, alet ve malzemeler, çalışanlar akredite olacak, tahlil yöntemleri akredite olacak.Her üç ayda bir kontrol edilecek.Tetkiklerin nasıl yapıldığını gözlemleyecekler. Çünkü en küçük bir tereddütte akreditasyonu kaldırıyorlar.

İşte Türkiye’de sorun burada düğümleniyor; uluslararası akreditasyona sahip laboratuvar yok.İskenderun, Mersin ve İstanbul’daki birer laboratuvar, sadece gemilerle gelen yabancı firmalara ait mallara çalışıyor.

Tüm gıdalara güvenmek için, Bakan’dan emir almayacak, suistimal yapamayacak, her zaman kontrol altında olacak, uluslararası akreditasyona sahip laboratuvarlar kurulacak. Gıdalar konusundaki sözü bunlar söyleyecek.Bakan’dan, Beyaz Et Üreticileri Derneği Başkanı’na kadar hiç kimse müsbet, menfi konuşamayacak. Avrupa’da ve Amerika’da bu iş nasıl yürüyorsa aynen öyle yürüyecek.

…ve laf ortadan kalkacak!

Çünkü, bilim devreye girecek.

Şimdiki sorun bu. Laf çok ,yorum çok, her kafadan bir ses çıkıyor; ama bilim yok!

Bir de o olsa.

Zor mu bu laboratuvarları kurmak? Okuyanlar bilir, aylar önce yazıldı bu sütunlarda. Bütün iş birkaç milyon doların içinde. Bunca kıyametin sebebi o. İnanılır gibi değil. Bu ülke kendi kendine eziyet etmeyi seviyor diyeceğim, dilim varmıyor o kelimeye..

Popularity: 8% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar