Hiç olmak
Malatya Yenigün
Bu yazıyı yazdır
25 Temmuz 2008
Bir arkadaşım, merak etti sordu, çok özel bir şeydi, yine de cevabımı sizlerle paylaşmalıyım.Benim telefonum açılırken “hiç” yazar.
Yani, her sabah telefonumu açarken, bir şeyi yeniden öğrenirim…
“Hiç” olduğumu…
Bu hiçliği değiştirmek, düzeltmek, artıya çekmek için, bana, çevreme, insanlara yararlı şeyler yapmak zorunda olduğumu da, her sabah yeniden hatırlarım.
O günüme artılar ekleyemezsem, “hiç” olarak geçirdiğimden, zararda olduğumu bilirim.
Neden telefonuma “hiç” yazdım?
Bizim kültürümüzde “hiç” olmak vardır.
Bazı insanlar, hüsn-ü hat ile, güzel yazı ile “hiç” yazdırır, onu evlerinin, işyerlerinin en şerefli yerine asarlardı.
Her an “hiç” liklerini hatırlamak için.
Epeyce oluyor, Amerika’da, devlet kadar güçlü olan bilgisayar devlerini anlatan bir kitap okudum.
Bu adamların yıllık kazançları, ortalama bir devletin bir yıllık GSMH’na eşit…
Üstelik bu insanlar sıfırdan başlamışlar. Öğrenci evlerinde şirketler kurarak, iş yaparak adım atmışlar ticarete.
Bunlardan birisine soruyor gazeteci: “Bunca başarı ve para kazandınız, dünyanın en güçlü birkaç insanından birisi oldunuz, hiç şımarmadınız mı?”
Adam cevap veriyor:
“Tabii ki, kazandığım şeyler, bir an için benim de gözümü karartacak oldu.
Tam şımaracaktım ki, dindar oluşum beni kurtardı.
Birdenbire şunu düşündüm, benim sahip olduğum, ama Allah’ın bana vermediği ne var?
Sağlığım, işim, param, karım, çocuklarım, servetim…
Hepsini de Allah bana verdi.
Bunları çıkarıp aldığınız zaman bana ait ne var ki, dedim…
Ve şımarmadım” diyor.
Hepimiz şu bilinci taşımalıyız: Biz Allah’a aitiz.
Güzelsek, yakışıklıysak, öleceğiz ve toprak olacağız. Ayrıca, herhangi bir hastalık, olmadık biçimde çirkinleştiriyor bizi.
Böyle geçici bir şey için, üstelik bizim kazanmadığımız, bize ait olmayan bir şey için, nasıl mutluluk duyarız, nasıl gururlanırız?
Ya sağlığımız?
Hasta olmak, ne kadar korunursak korunalım, kaçınamayacağımız bir son.
Yaşlanmak ve ölmek de öyle.
Yani bize ait değil bu sağlıklı beden.
O zaman neden önemseyelim ki…
Mal-mülk, para-pul, servet-saman bahsine hiç gelmiyorum.
Onlar zaten bize ait değil…
Bekçi olarak tayin edildiğimiz, çok basit şeyler.
Bizden önce de vardı, bizden sonra da olacak.
Sadece bekçileri değişecek.
Bu bir ölçü, sahip olduğumuzu sandığımız her şeyi, bu ölçüye vuralım; bu mihenk ile değerlendirelim.
Bakalım elimizde neyimiz kalıyor?
Ne kadar yoksul olduğumuzu görelim.
Makamlar, mevkiler, bürokratik ve siyasal görevler, hepsi, hepsi de bize ait olmayan şeyler…
Bizim kazandıklarımız değil, belki de bir sınavın gereği olarak bize verilmiş şeyler.
Elimizden alınacağına kesin olarak inanmamız gereken şeyler.
Çoluk-çocuk, evlat- uşak bahsi de öyle.
Malatya’nın çok güzel bir geleneği vardı eskilerde…
Birisine, kaç çocuğu olduğu sorulduğunda, “Allah verirse –mesela- üç çocuğum var”, derlerdi…
Nasıl bir derinlik…
Yine Malatya’nın eskileri, yağmur-kar yağdığında, mütevazı cevaplarını kondururlardı: “Mülküne yağıyor.”
Dünyada konuk olarak bulunduğunu, gelip geçici olduğunu bundan daha güzel ifade edecek bir duruş var mı?
Bir konuya da özel olarak dikkatinizi çekmek istiyorum.
Türkiye’de siyasete giren, ya da bürokraside önemli görev alan herkes…
Birdenbire, anlaşılmaz bir biçimde zenginleşiyor, geliri ile mütenasip olmayan, büyük paralar kazanıyor…
Diyelim ki, adam milletvekilliğine, ya da belediye başkanlığına aday… Seçilirse 4 veya 5 yıl görev yapacak. Aylık maaşı 10 milyar olsa, en fazla 5 yıl, yani 60 ay görev yapacak. Toplam 600 milyar getirisi olan bir iş için birkaç trilyon lira harcanması garip gelmiyor mu size?
Ben rakamları çok geniş tuttum.
Taş çatlasa 100-200 milyarlık getirisi için, adam dünyalar harcıyorsa, buna şüpheyle bakmak lazım.
Dede Korkut’ta okuduğumuz bir “toy” adeti vardır eski Türklerde.
Çoğumuz bunu düğün zannederiz, değil mi?
Bakın “toy” ne?
Eski Türkler, kendilerini yönetecek “Bey”lerini, bir bakıma seçimle başa getiriyorlar.
Bir yıl boyunca, o dönemin en etkin ekonomik eylemi olan savaşlar, talanlar yapılıyor.
Kazandıklarının beşte biri Beylerine, beşte dördü de kendilerine.
Yıl sonunda, Bey, büyük bir toy kuruyor.
Karısını ve çocuklarını alıp dışarı çıkıyor ve çadırını, kendi, halkına yağmalatıyor.
Geriye ne kalıyor?
Onlara “Bey” olmanın onuru.
Yetmez mi?
“Hiç” olmak budur işte…
Popularity: 18% [?]

Son Yorumlar