Bazı şeyler değişmez. Son birkaç yıldan beri ülke ekonomisinde,sorunlar ve çözümlerle ilgili olarak,partilere göre değişmeyen bir yapı oluştu. Bu nedenle,Kemal Derviş’ten başlayarak ana çizgileri belirlenen ekonomi politikası,siyasetin değişikliğine rağmen birkaç yıldan beri değişmedi. En azından görüntü böyle.

Gerçekten öyle mi?

Büyük holdinglerin bankaları aracılığıyla ‘hortumladıkları’ açıklanan miktarı tam olarak bilinmeyen,ama her durumda 40 milyar doların üzerindeki bir rakamın konuşulduğu,bu ülke insanının büyük bedeller ödeyeceği tahmin edilen bir değer dikkate alınınca öyle olmadığı anlaşılıyor.

Bugünkü hükümetin kararlılığı olmasaydı ne bu durum ortaya çıkardı,ne de bu olumsuz durumun katlanarak devam etmesi önlenebilirdi.

Geçmiş hükümetleri suçlamak amacıyla söylemiyorum bunu. Sadece statükoyu kıramadıkları ve süregelen durumu normalleşme olarak algıladıkları için,bu oluşuma teslim oldular. İktidarda iken bu durumun bu netlikle bilincinde olmadıkları da sanılıyor.

İnsan,tahtakurularının kaynaştığı bir yatakta yatmaya alışınca,kanının emilmesini,canının yanmasını normal sanabilir. Alışır bu duruma. Farklılığı algılayabilmesi için,kan emicilerin olmadığı bir yatakta yatması gerekir.

Türkiye’de büyük bir çoğunluğun da kabul ettiği gibi bu hükümet bunu sağladı.

Ekonomi aynı biçimde sürüyor görünse de,ortaya çıkan en az 40 milyar dolarlık bir haksız kazanç,aslında ne kadar büyük bir uçurumun eşiğinden dönüldüğünü ortaya koyuyor.

Bu olumsuzluğun ana nedeni sayılan bankacılık konusunda yapılan düzenlemeler, koşulların dikkate alınmasıyla birlikte,dünyada bu işi doğru-dürüst yapan her ülkenin yaptığını yapmaktan ibaret. Yani dünya neyi,nasıl yapıyorsa,o kurallara tabi olmaktan başka bir şey değil. İki yıldan beri ülkemizi meşgul ediyor olsa da,en büyük sorunun çözülmesi konusunda köklü bir adım oldu. Bundan sonra da bu tür sorunların çıkmaması için önlemler alınmasını sağladı.

Bu sadece ekonomi ile sınırlı bir durum değil. Dış politika konusunda özellikle Ortadoğu krizinin oluşan koşulları,hangi iktidar olursa olsun üç aşağı,beş yukarı aynı uygulamaya zorunlu gibi görünüyor. Dolayısıyla,bu hükümetin diğer hükümetlerden bir ayrıcalığı yok gibi.

Öyle mi?

AB konusunda bu hükümetin ortaya koyduğu performans,ödemeyi göze aldığı siyasi risk,AB normlarına göre yapılan düzenlemelerle amaçlanan şeyler hiç de öyle olmadığını gösteriyor. Yapılanlar ve alınan mesafe,sadece bu hükümete ait bir ayrıcalık olarak biçimleniyor,belirginleşiyor. Ortadoğu’da olup bitenler zaman zaman hangi uygulamanın haklı,hangi uygulamanın haksız olduğu konusunda tereddüt uyandırsa da tutulan yolun doğru olduğu konusunda ittifak var gibi.

Eğitim,sağlık gibi temel meselelerde,en azından,hükümet ortaya bir hedef koyuyor ve ona ulaşmak için çaba gösteriyor. Bunlar da bu ülke için önemli kazanımlar.

Tarıma gelince…

Ekonominin %14’ünü istihdamın %40’tan yukarısının sağlanması önemli bir çarpıklık olsa da;az verim alınması,yöntemdeki yanlışlığı vurgulamaz mı?

O halde tarımın verimsizliğini,tarım siyasetinin yanlışlığına bağlayabiliriz. Yıllardan beri uygulanan tarım siyaset(sizliğ)i,ülkeyi bu duruma getirdi. Diğer birçok alanda hükümetin yaptığı devrim,tarımda olmadı ne yazık ki.

Baştan beri sorduğum bir soru var:Tarımın sorunlarını çözmeden Türkiye’nin sorunlarını çözmek mümkün mü?

Bence mümkün değil.

Nereden bakarsanız bakın Türkiye’nin %60 kadarı doğrudan ya da dolaylı tarımdan geçinir. Şehirde oturanların da,memurluk-işçilik yapanların da az-çok bir tarım geliri vardır.

Etki yelpazesi geniştir.

Tarımı ihmal etmemek gerekir.

Tarım ‘iktidar-göçüren’dir. Tarım ‘hükümet yıkan fırtınası’dır.

Bazen bu gerçek,her şey yerle bir olduktan sonra anlaşılıyor.

Onun için tarımı,hangi hükümet gelirse gelsin diye düşünmemeli. Tarım önemli ve özel. O nedenle de özel bir biçimde yürütülmeli.

Bir felsefesi olmalı tarımın.

Popularity: 6% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar