Attila İlhan öldü… Bu durumda rahmetli Babam, tarihi bir cümleyi fısıldardı bize: ‘Ölmeyecek olanlar sevinsin.’
Şairler, insanoğlunun gizli sesiyse, güz ile ölümü birleştirmedeki incelikleri de, ortak sesimiz değil mi?

Ki şiirinde Attila İlhan, uyduğu bu kaderi bakın nasıl anlatıyor:

‘eylül’deki yazın son birkaç serin günü

hatırlatır sonbaharın uzaktan göründüğünü

yelkenleri paramparça bir gemi gibi

insan sonbaharda düşünür nedense ölümünü

ölüsünü sararmış yaprakların örttüğünü

dergilerde unutulmuş bir kavga resmi gibi’

Attila İlhan ekimin onunda öldü, babam kasımın onunda…

Ölüm herkesi eşitliyor bir tarağın dişleri gibi, dümdüz…

Akıl erdirilecek gibi değil, şu insanın arz üzerindeki macerasına…

Bugün bize kalabilen kültür ve uygarlığın temelinde ne var sizce?

Belki de öleceğini bilme duygusu… Ne dersiniz?

Kendi hayatıyla doğa hareketlerini özdeşleştirip, benzerlik ve farklılıklardan da, geleceğe, sayılmayacak kadar çok bilimsel eser, bir o kadar da sanat yapıtı kazandırma ivmesi…

Olup bitenin farkında mıyız?

Milattan önceden bile bu güne intikal eden bilgilerden anlayacağımız tek şey var, kendini, çevresini, dışındaki dünyayı; yani, yetebildiği kadar arzı anlamaya çalışan insanın ilk referansı, yine bu saydıklarımız…

Biraz açalım mı?

Homeros’un destanlarını hatırlayın, karşılaştığı olayda bilgisi tükenen insanın, hemencecik, bilinmeyene bir kapı açıp, anlamaya ve açıklamaya çalışma gayretini…

Ölüm değil midir insanoğlunun en çok bilinmeyeni?

Günümüze gelin…

Bir kasırga, insanlığı çaresiz bırakıyor…

Bir zelzele, binlerce insanın çığlığıyla kulaklarımızı sağır ederken, çaresizliğimizi de kör kuyulara kilitliyor.

Bilimin şaha kalktığını sandığımız bu günlerde, Homeros’un destanlarındaki doğal afet yaşayan insanlardan ne farkımız var? Onlar gibi iki elimiz de böğrümüzde düğümlü değil mi çaresizlikten?

Bizim, o günkü insandan çok önemli bir farkımız var…

Hem, o günden bu güne kadar daha çok tecrübe yaşadık, hem tarih bize daha fazla şey anlattı, hem de üzerinde yaşadığımız arzı daha çok tanıdık.

Öyle olması lazım daha doğrusu…

Sulak alanlara ölüm, sazlıklara da!

Ama, öyle olmadığı anlaşılıyor. Biliyorsunuz, tarihçimiz Naima’ya göre, tarihten akıllı insanlar ders alır. Tarihten gerekli dersi almadığımız kesin.

Okuyucularım iyi bilir; ‘Tarım, orman ve çevre, tüm ayrıntılarıyla birlikte, tek bakanlık olarak yeniden düzenlenmedikçe, Türkiye bu alanda bir arpa boyu yol gidemez, eski siyasal başarısızlıkları tekrar etmekten başka bir şey de yapamaz.’ biçiminde bir inancım var. Bunu her platformda savunuyorum. Taraftarı da günden güne çoğalıyor.

Bir gün Türkiye bunu anlayacak ve o günden sonra da tarımda şaha kalkacak.

Şimdiki halde, kendi kendini tekrar ediyor.

DSİ Genel Müdürlüğü, 2002’de çıkarılan ve sulak alanlarda yapılacak çalışmalarda izin şartı getiren yönetmeliğin iptali için dava açacakmış. Aferin, açsın!

Sulamadaki başarılarını engelliyormuş, hızlarını kesiyormuş…

Tam bir aldatmaca.

Sulayabileceği alanın ancak yarısını suluyor bu ülke. Bu aymazlıkla, geri kalanı da, ancak birkaç milyar yıl sonra sulayabilir. Projesi yok çünkü. Suladığının büyük kısmında da drenaj problemi oluşturacak kadar bilimden uzak, gayriciddi…

Dış politik stratejiye de zıt bu karar.

AB, senin derini yüzer arkadaş! Ramsar’la.

Çevre, hele de sulak alanlar bir tabu, dokunamazsın bile.

Seyfe Gölü’nü, Amik Gölü’nü yedin bilinçsizce… Yetmedi, Eşmekaya Sazlığı ile birlikte irili ufaklı birçok göl ve sulak alanı da yuttun…

Bu ülke, bu işlere karar verenler gibi yüzlercesini yeniden yetiştirir de…

Bunların hepsi bir Seyfe eder mi?

Popularity: 5% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar

  • No related posts