AB’nin genişlemeden sorumlu Yüksek Komiseri Günter Verheugen’in gezisinden çok söz edildi. Türkiye dikkatle izledi bu gezide olup bitenleri.

Aynı günlerde başka önemli bir konuşma gözden kaçtı. AB tarım bakanları toplantısında konuşan AB tarım Yüksek Komiseri Franz Fischler, Türkiye’yi ilgilendiren çok önemli şeyler söyledi. Kimsenin ilgisini çekmedi. Özet olarak Fischler, Türkiye tarımını AB şartlarına uydurmanın, AB’ne 10 milyar euroya mal olacağını, bu rakamın, birliğe yeni üye olan ülkelere yapılan yatırımlara eşit olduğunu söyledi. Fischler şunu da ekledi: ‘AB komisyonu Türkiye’nin AB’ye katılması halinde doğabilecek etkileri öngörecek ayrıntılı bir çalışma yapmalı.’ Daha da önemlisi, ‘Türkiye’nin müzakere tarihi alması durumunda, 25 üyeli AB’deki bazı ülkelerde referandum yapılmasına kesin gözüyle bakıyorum’ dedi.

Arşivime baktım. İlk kez 17 Ocak 2000’de Cüneyt Ülsever, AB ve tarım konusuna dikkat çekmiş. Üstelik de Dr. Fischler’den sözederek. Dr. Fischler, AB’nin tarımda 21. yy hedefini şu çarpıcı cümlelerle özetlemiş:İhracata yönelik, tamamen rekabete dayanan, çok amaçlı (çevre, sağlık ve sosyal koşulları gözeten), verimliliği ön plana alan sürdürülebilir politikalar.

Ülsever, Alman Tarım Bakanı Karl Heinz Funke ile de görüşmüş. ‘Dost bir Alman’ın uyarıları olarak yazmış. Endişelerini anlatmış Funke. Özetle, Türkiye’nin tarımsal üretim ağırlıklı bir ülke olduğunu, düşük verimli tarımın devletçe desteklendiğini, tarımda gizli işsizliğin kol gezdiğini, AB’de ise serbest dolaşımın esas olduğunu, Türkiye’nin bu hakkı kazanması durumunda Almanya’nın Türk işçileri(daha doğrusu işsizleri) ile dolacağını vurgulamış. Funke, çözümün, tarım alanında serbest piyasa kurallarına uygun ve uluslararası seviyede üretim yapmak olduğunu belirtmiş.

Bütün bunlar dört yıl önce oluyor. O zamandan bu zamana iki hükümet değişiyor. Geldiğimiz nokta, Dr. Fischler’in birkaç gün önce yaptığı konuşmada gizli.

AK parti, seçimlerden önce AR-GE biriminde Türkiye’nin sorunları ile ilgili araştırmalar yaptırdı. Türkiye’nin tarım siyaseti konusunda sorunu doğru algılayan ve AB ölçütlerine göre kökten çözümler üreten raporların varlığını biliyorum. İki yıldan beri bunları uygulayabilecek bürokratik kadronun neden kurulmadığını ve bugüne kadar ciddi hiçbir şey yapılmamasını doğrusu anlamıyorum. Yine Ülsever’in 9 Eylül 2004 tarihli yazısında söylediği gibi birçok konuda çok başarılı olan hükümetin ‘çaplı insan yitirmeyi göze almasını’ anlamak mümkün değil. Önceki hükümetlerde, bürokratik yapılanmayı Ankaralılar Vakfı çevresinde kümelenenlerin gerçekleştirdiği konuşulurdu. Şimdi de benzeri bir yapılanmadan söz ediliyor.

Olan Türkiye’ye olur. Yazık olur.

Tarımda görüldüğü gibi Türkiye uzun yıllardan beri kaynaklarını harekete geçirememiştir. Zenginliklerini verime yönelik planlayamamıştır. Tarım, orman ve çevrenin yapılanmasındaki yanlışlık, ortaya çıkan acı olayların büyülüğüne göre kendisini hatırlatmaktadır sık sık. Söz konusu bakanlıklar, hala ‘mefluç’ durumdadır. Kendi insan kaynaklarını kullanamadıkları gibi, ‘1000 köye 1000 tarımcı’ projesinde olduğu gibi yarın devletin kapısına, bize kadro verin diye kritik zamanda dayanacak yeni oluşumlara da korkusuzca girebilmektedir. Mevsimlik işçi (50 bin civarındaydı, şimdi hepsi doktor ve yargıç maaşının iki mislinden fazlayla kadrolu) ve geçici köy koruyucusu (o da 50-60 bin civarında) olaylarından yeterli ders alınamamış sanki.

İskenderun’daki gemi rezaleti ayrı bir bela. Neresinden tutarsan dökülüyor. Gümrük, çevre, yargı ve idare açısından tam bir fiyasko.

Sorun, Türkiye’ye bir bütün olarak bakabilecek kişilerle bu ülkenin yönetilmesinde. O aşılamadığı sürece, kendi kendini onarabilme ve geleceğini kendisi düşünebilme konusundaki bir ülke olamayacağız galiba.

HAŞİM KILIÇ’A NOT: Cumhurbaşkanı seçimi günlerinde heyecanını yakından bildiğim, çabalarını gördüğümden şimdiki davetiye sitemini haksız buluyorum. Kılıç’a neredeyse insanı, yani kendisini tanımıyor diyeceğim…

Popularity: 5% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar