Akan sular duruyor gıda deyince. Artık herkes biliyor ki, yediğinden içtiğinden emin olmazsa hem bugünü, hem geleceği tehlikede… İlaçların, hormonların, genetik değiştirmenin ne anlama geldiği herkes tarafından ayrıntılı olarak bilinmese de, en azından kötü bir şey olduğundan kimsenin şüphesi yok.

Çoluğunun, çocuğunun gelecekte hangi hastalıklara düçar olacağının endişesini şimdiden taşımaya başladı insanımız.

Bu, şüphesiz olumlu bir gelişme. 

Ancak, gıda konusunun da iki ucu keskin bir bıçak olduğu unutulmamalı. Aşırı dozda ilaç kullanımı, hadsiz, hesapsız hormon kullanımı, gen değişimi gıdayı tüketenler açısından, tüketiciyi bir bohçanın içine koyup ateşe atmakla bir… Denetim altında tutulması gereken üretim platformu tamamen denetimsiz. Üstelik, son yıllarda, devletin tüm yayınlarında, özellikle seracılığın yoğun olduğu bölgelerde aşırı dozda yapay gübre, ilaç ve hormon kullanımına, büyük bir tehlike boyutuyla dikkat çekildiği biliniyor. Mesela, son yıllarda DPT’nin yayınladığı Beş Yıllık Kalkınma Planları’nın özel ihtisas komisyonu raporları, bu konuda büyük bir duyarlık göstermektedir.

Diğer taraftan, üreticinin hali de perişan. Küçük ve çok parçalı işletmelerde, sermayesiz, girdilerin çok pahalı olduğu bir tarım yapılmaktadır. Üretim planı olmadığından, çoğu zaman, üreticinin malı çok ucuza kapatılmakta ya da elinde kalmaktadır. Pazarlama için imkanları sınırlıdır. Bütün bu olumsuzluklarla, ekonomik olmayan bir ‘mecburiyet tarımı’ yapılmakta, dolayısıyla üretici açısından da çok verimsiz olmaktadır. İşin kötüsü, üstelik ilaç ve hormon kullanımı, çoğu zaman devletin de katkısıyla tarım teşkilatınca tavsiye edilmekte, hatta zaman zaman çiftçi buna zorlanmaktadır.

Geçimini sağlamaktan, insanca yaşam koşullarından uzak olan üretici, üç kuruş para kazanmanın tek yolunu ilaçla, hormonla verim artırmada görmektedir. Çaresizliğini bu yolla aşmaya çalışmaktadır.

Bu bozuk altyapı, bu biçimde sürdükçe, bu sonuç kaçınılmazdır. Peki, çözüm ne? Çözüm, Türkiye’de tarımın çağdaş normlara göre altyapısının düzeltilmesi, bilimsel ölçütlere göre yapılmasındadır. Bunun ayrıntıları çok geniş olmakla beraber, optimum ölçek, toprak rezervi, eğitim, sermaye, örgütlenme, mamul haline getirme ve etkin bir pazarlama başlıklarıyla incelenebilir.

Ayrıca, üretimin her aşamasında uluslararası akreditisyona sahip laboratuvarlar tarafından, çağdaş dünyadaki gibi denetlenmesi çok önemli.

Kısaca özetlediğimiz bu aşamalar, bu koşullar yerine getirilmeden sağlıklı, verimli, yararlı tarım yapmak mümkün mü?

Bütün bunları yapmadan, devletin tarımda altyapıyı düzenleyici ve yol gösterici fonksiyonunu yerine getirmeden, olağanüstü büyüklükteki bir kaosu, binlerce tüketiciyle denetlemeye kalkmak, bu ülkeyi kargaşanın tam göbeğine atar.

Üretimin tüm aşamalarında ortalarda görünmeyen, yok olan devlet organizasyonu, magazine uygun bir biçimde ortaya çıkıp, pazarda, ev hanımlarına pazarcı denetleterek kamuoyuna gelirse, bununla da gıda güvenliği sağlanacağı düşünülürse; korkunç!

Benzeri bir durum trafikte de denendi. Hatırlarsanız fahri trafik müfettişliği icad edildi. Birbirine gıcığı olanlar, bu yolla birbirine düşürüldü. Meydana gelen hukuk sorunu kimse tarafından çözülemedi. Sonunda, bundan vageçildi.

Rahmetli Kemal Tahir, Türkiye’deki devlet organizasyonunu, sık sık değişen yönüyle, biri yapar biri bozar noktasından fahişe kısırlığına benzetirdi. Haklıydı da…

Tarım Bakanı’nın şiiri çok sevmesi, bir şair olarak benim de çok hoşuma gidiyor. Ama ülkenin tarımının her gün biraz daha geriye gidişine de çok üzülüyorum.

Tarım, bu toplum için çok önemli. Tek başına şiir okuyup haz duyabiliyorum, ama zehirlenen ve gelecekte açlığa mahkum bir ülke dolusu insan görmek doğrusu canımı sıkıyor.

Tarımla şiiri birlikte düşünmek mümkün değil mi? Babürname’yi okuyanlar iyi bir şair olan Babürşah’ın, çok iyi bir tarımcı olarak Hindistan’ı ihya ettiğini, aynı zamanda iyi bir devlet adamı örneği olduğunu da göreceklerdir.

Demek ki hepsi bir arada mümkün.

Popularity: 6% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar