Gençlik dönemlerimde, öğrenci olan bir grup arkadaşımın cep harçlıklarıyla çıkardıkları bir dergide, yazarını bile unuttuğum bir yazının adı bu.

Biten her güzel şeyin sebebini bir fitnede mi aramalıyız? Biten güzel evlilikler, biten iş ortaklıkları, başlangıçta heyecanların köpürüp durduğu, sonra birdenbire sönüp yok olduğu sosyal-kültürel amaçlı dernekler-vakıflar, Türkiye’ye umut aşılayan şimdi ‘yok gibi’ olan siyasal partiler… Kırılan dostluklar…

Hepsinin içinde de bir ‘fitnenin maliyeti’ var…

Gençlere imrenmemek mümkün mü?

Dostlukları da, kırılganlıkları ve hatta -düşmanlık demeye dilim varmıyor- karşıtlıkları da yiğitçe… Feleğin çarkından geçmiş deneyimli adamlarda olduğu gibi ince hesaplara dayanmıyor.

Hangisi güzel?

Bana göre gençlerin davranışı…

Hangisi doğru derseniz, düşünmek gerek… Bazı durumlarda, davranışlar bir ince ayar gerektirebilir. Gelecek hesabı da yapılabilir.

Tabi ki bu durum, ancak iyi şeyler söz konusu olduğunda hoş görülebilir. Kişisel yarar amaçlı olursa, yanlış olur. Öyle durumda, ilk davranışın güzelliğini alkışlamak gerek.

Bütün bunlar kişiler arası ilişkiler için söz konusu…

Bir de toplumsal davranışlarımız var…

Toplumsal davranışların ayarı, daha çok duyarlılık gerektirir.

Yapılan işin, atılan adımın sonucu bir ya da iki kişiyi değil, çok daha geniş bir kesimi ilgilendirdiği için.

Bundan dolayı toplumda etkili olan kişi ve kuruluşlar önemlidir. Bundan dolayı, bu insanların topluma açıkladıkları düşünceleri için kırk ölçüp bir biçmeleri gerekir. Davranışları için de öyle…

Nereden başlamak gerek dikkate?

Önce, ‘böyle bir düşünceye/ya da davranışa hakkım var mı’ demek gerekir?

Bir olay oluyor. Bir bakıyorsunuz ki, söz hakkı olan-olmayan herkes fikrini açıklıyor.

Üstelik de, kendi kişiliğinde ya da kurumsal kimliğinde millet adına konuşma yetkisini de kendi kendine vererek…

Milet adına konuşma/davranma yetkisi ağır bir sorumluluktur. Öyle olması gerekir. Televizyonlardaki gelin-kaynana kavgalarında bile, mikrofonu eline alan yetmiş iki milyon adına konuşuyor nedense.

Demek ki, temsil yetkisi konusunda yeterli inceliği göstermiyoruz.

Yetkimiz olmasa da, kendi kendimize ‘milet adına’ konuşma/davranma yetkisi verebiliyoruz.

Fitnenin birinci basamağı burası işte.

Başka bir deyişle her kişi ya da kurumun kendini keyfince yetkilendirmesi kaosun ilk basamağı, kargaşanın ilk durağı, fitnenin maliyetinin başlangıcı…

Yanlışlar ayrıkotu gibi…

Hem çabuk yeşeriyor, hem de en olumsuz koşullarda yeşerip bir araya gelebiliyor. Çoğalıyor yani…

Bizim toplumumuz gibi davranışları ve düşünceleri ‘kendiliğinden/kendine özgü’ olan ülkeler, sık sık sınava çekmelidirler kendilerini. Dünya ile kıyaslamalı ve kendilerine bir not vermelidirler.

Fitnenin ikinci basamağı her durumda kendisini -birey ya da kurum olarak- haklı görmek; karşıdakini dinlememek, peşinen haksız bulmak.

Ne yazık ki bizim toplumumuzun başat (dominant) özellikleri bunlar…

Herhalde, öncelikle kendimizi sınava çekmeliyiz.

Yüzümüzü batıya döndük diyoruz.

Çağdaş olmaktan söz ediyoruz.

Demokrasi ve cumhuriyet için göstermelik törenlerde adam öldürmeyi bile göze aldığımızı bağıra çağıra ilan ediyoruz.

Sorular soralım kendimize:

Başta, demokrasinin en önemli unsuru olan siyasal partiler demokrat mı?

İkinci olarak Cumhuriyetçi mi?

Kendisini ‘ilerici, çağdaş’ olarak niteleyen partilerden sözediyorum… Demokrat ve Cumhuriyetçiler mi?

Kurumlar ne alemde?

Asker-sivil bürokrasi, yargı, üniversiteler?..

Sivil toplum örgütü denilen saltanat kayıkları?.. Ne durumda?

Batılı anlamda ne vaziyetteler? Hangi kategoriye giriyorlar?

İlk kurtulmamız gereken çarpıklık da o olsa gerek:

‘Atanmış derisidikenliler, seçilmiş yumuşakçalar’ meselesi… Fitnenin maliyetinde bu var galiba…

Popularity: 6% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar