Biraz önce telefonda görüştüm… Kırk yıldır görmediğim bir sınıf arkadaşımla… Sizlerle paylaşmak istiyorum o görüşmenin duygusallığını.

Herkesin de vardır böyle anıları…

Uzun bir aradan sonra eski günlere dönünce, bir girdap oluşuyor insanın yüreğinde.

Bir okul anısı bu…

Yıl 1966, Malatya Turan Emeksiz Lisesi 6 Edebiyat B sınıfı öğrencileriyiz. Okul yeni başladığı için, başka sınıflardan gelenler birbirini tanımıyor. Birkaç gün içinde sınıf başkanı seçilecek.

Adaylar belirlendi, seçim yapıldı.

Çok sempatik bir arkadaşımızı mümessil (sınıf başkanı) seçtik.

Kirkor Yastankaç’ı…
Kirkor, kimseyi kırmadan, incitmeden, sınıfı da gevşetmeden, idareyle ters düşmeden, düzgün bir biçimde, bir yıl boyunca görevini yaptı.

Üniversite başladı, bir yerlere dağıldık, bir daha Kirkor’dan haber alamadım.

Çok sonraları, bizim sınıftan Karnik Yaşruel’in annesi ile görüştüm. Ancak o zaman her ikisinden de haber alabildim.

Karnik’in annesi, arasa (buğday pazarı) civarında küp satardı.

Bir ara, iflah olmaz bir ‘kaçak tütün’ tiryakisiydim. Tütünü de küpe basıp olgunlaştırmak gerekiyor.

Ayrıntılarını ayrı bir yazıda anlatırım.

En iyi küpü Karnikler yapardı.

Geçenlerde hemşehrim Hrant Dink’i ziyarete gittiğimde, Kirkor’dan söz eder etmez, hemen aradı, yerinde yoktu; görüşemedik.

İstanbul’da yaşayan başka bir hemşehrim, Celal Zengin telefonunu buldu. Kirkor’u aradım, görüştük.

Aynen lisedeki gibi… Sesiyle, şivesiyle, ‘gardaş’ deyişindeki samimiyetle…

Düşünüyorum da, bundan kırk yıl önce, Malatya’da 17 yaşındaki lise öğrencileri olarak, gerçekten gıpta edilecek bir seviye yakalamışız, hem de şu yirminci yüzyıl dünyasına örnek olacak nitelikte.
Sınıfımızda, sadece iki kişi olan Ermeni arkadaşlarımızdan birini sınıf başkanı seçmişiz. Hiç bir zaman da fark görmeden, gözetmeden; gerçekten kendimizden bilerek.

Hiç unutmam, Malatya’ya yeni tayin olan İstanbul’lu genç bir bayan öğretmen, Kirkor’a, ‘ekalliyetten misiniz?’ dediğinde, iltifat mı ediyor, hakaret mi; bilememiştik.

Söylediği şeyi de hepimiz üstümüze almıştık; alınmış, şaşırmıştık.

O kelimenin anlamını da hiçbir zaman bilmedik.

O bizim ‘Kirkor Gardaş’ımızdı.

Garo ve Kiki, o kadar çok iyi Malatyalılardı ki; şive dahil, mahallilik gerektiren her konuda, birçoğumuzdan ileriydiler.

Ne o gün, ne şimdi, onların bizden hiçbir farkını göremedik. Oğlum Atıf, İstanbul’da diş hekimi olan Kirkor Amcasına gidip, dişlerini yaptırıyor bu günlerde.

Bunu niye anlattım?

Okul anıları, herkesi çok duygulandırıyor, biliyorum. Bir şey var ki, onu hiç unutmamamız lazım…

Doğuda yaşıyorduk, Malatya’da… Birçok şeyin farkında da değildik belki. Ama bir şeyin çok iyi farkındaydık, bir üst kimliğin, daha doğrusu ‘en üst kimliğin’; insanlığın yani…

İnsanlık iyi öğretilmişti bize, sokakların, mahallelerin diliyle…
Hiç unutmayacağımız biçimde…

Tavit Köletavitoğlu, ne güzel anlattı bunu, MİAD’da…

Kayınpederim Edip Vaizoğlu ile Malatya’ya kartpostal olmuş cumbalı evlerin bulunduğu Halfettin Mahallesi’nde komşularmış. Kayınbiraderim Zeki’nin de en iyi arkadaşı… Tavit dedi ki: ‘Biz Edip Amca’ya, babamız kadar saygı gösterirdik, o da bizi evlatları kadar sever, korurdu…’

Türkiye’nin de, dünyanın da, binbir acı çekme pahasına hatırlamadığı, hatırlamak istemediği formül de bu galiba.

Tavit’in, o kıvrak Malatyalı zekasının, üç beş kelimeye sığdırdığı…

Biz acıları da paylaştık, sevinçleri de…

Kutsal günlerimizi de paylaştık, zenaatlerimizi de…

Hele gurbette, nasıl da birbirimize sokulduk, memleket hasretiyle. Erzurum’da genç bir üniversite öğrencisiyken, sıla tadı almak için Dr. Karabet Bağa’yı ziyarete giderdik…

O kadar çok Malatyalıydı ki…

Popularity: 31% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar