Eğer AB önemliyse
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
8 Ocak 2005
Türkiye, bulunduğu hal üzre kalacaksa sözüm yok. Kendi içine kapanır, aynı yoksullukla, aynı perişanlıkla devam eder.
Yok, eğer Türkiye ne istediğinin bilincindeyse, şimdiye kadar olanı unutmalı, teknik devlet olmanın yollarını aramalıdır.
Önce bir fotoğraf çekelim. Tarımın fotoğrafını… Memleketin yarısı köy adı altında, yaşam standardı çok düşük yerlerde oturuyor. Bir kısmının hiç toprağı yok. Toprağı olanların da hem miktarı düşük, hem de birkaç parça. Bu nedenle yaptığı faaliyet ekonomik değil. Ne kendine, ne ülke ekonomisine ciddi bir katkısı yok. Toprak, kötü kullanıldığı için günden güne yok oluyor. Binlerce yılda oluşan üst toprak tabakası eriyor; sulara sellere karışıp gidiyor. Geride fakir bir ülke bırakarak.
Evinde bir ineği var. Doğru dürüst beslenmediği için toplam bir kg. süt veriyor, o da ancak ev ihtiyaçlarına yetiyor. Aile geçinemiyor. Fırsatını bulursa devletten memuriyet / işçilik peşinde. Ya da büyük şehire gidecek, bir gecekondu yapıp şehri işgal etmek üzere dört bir yana dağılacak.
‘Eğitim nasıl, sağlık işleri nasıl yürüyor?’ derseniz; onu hiç sormayın deriz, çünkü en alt düzeyde…
Çok mu karamsar bir tablo çizdim?
Yıllarca, tarım teşkilatlarında çalıştım. İnanın hiçbir abartı yok. Köyün ortalaması budur.
Bu sadece şimdi mi böyle?
Açın Mehmet Akif’ in Safahat’ını… Osmanlı’nın son dönemlerinde köyü anlatan şiirlerini okuyun rahmetlinin. Yaklaşık yüz yıl önceyi anlatır eğitimi baytarlık olan Akif… Yukarıda, eğitimi tarım mühendisliği olan yazarınızın çizdiği tablodan pek farklı değildir çizdiği köy; insanıyla, hayvanıyla, toprağıyla…
Yüz yıldan beri hiçbirşey neden değişmemiştir?
‘Hüda-i nabit’, insan katkısı olmaksızın yetişen şeyleri anlatmakta kullanılır. Kendiliğinden yetişen bitki ve hayvanların verimini anlatır. Türkiye’de verim, aşağı yukarı budur.
Tarım ‘kültür’ demektir. Yabancı dilde karşılığı da ‘agriculture’ yani yine kültür. Öztürkçe ‘ekin’ denir, hatırlarsanız bir dönem yazma-çizme işine de ekin denmişti. Yani tarım, insan katkısı demek. Hem de binlerce yıldır…
Sonuç olarak bir yol ayırımındadır Türkiye…
Ya bulunduğu hal üzre kalacak, ya değişecek.
17 Aralık’ta aldığı tarihin gereğini yapacaksa, yani AB’ne girme talebi ciddiyse, hızla değişmek zorundadır.
Değişime nereden başlayacak?
En zayıf noktadan…
Siz bir savaştaysanız; en zayıf olduğunuz yeri tespit edersiniz ve en iyi komutanınızı, en seçkin askerinizi, savaşı kazanmanıza yarayacak araçların en kalitelisini o zayıf bölgeye gönderirisiniz değil mi? Akıl bunu gerektirir. Çünkü, o bölge, artık sizin için en stratejik noktadır.
Yarın geç olmadan
1960’lı yıllarda AB tarımda nasıldı dersiniz? İhtiyacı olan birçok ürünü dışarıdan alıyordu. Tarımda çalışan çok, milli gelire katkıları azdı. İşletmeler çok parçalı, birimden verim düşüktü. Kör topal yürüyordu yani.
AB kuruldu. Finansmanının, bürokrasisinin, yasalarının %80’ini tarıma ayırdı. İşi ciddiye aldı. Kısa sürede düzeltti, tarım sorun olmaktan çıktı. Buna rağmen hala özen gösteriliyor. Hala, bütçesinin %50’sini tarıma ayırıyor. Tarımın üzerine titriyor.
Türkiye’de iki yıl önce ekonomi kötüydü. Hükümet, parlamentodaki en seçkin üyelerinden üçünü, doğrudan ekonomi yönetimi ile görevlendirdi. Birkaç üyesini de dolaylı olarak ekonominin düzelmesine yardımcı olacak bakanlıkların başına getirdi. Hedefini ortaya koydu. Yasalarını çıkardı ve uyguladı. Kısa sürede bugünkü düzelen tabloyu yakaladı.
Unutulmamalı ki, yapılan bir iş, şişirilen bir balon gibi en zayıf yerinden patlar.
Türkiye için bu zayıf nokta; tarım, orman ve çevrenin, gıda ve tarım sanayi ile birlikte düşünüleceği alandır. Bu alan, yeniden düzenlenmeli, akılllıca desteklenmeli, özen gösterilmeli ve kısa sürede sonuç almak amaçlanmalıdır.
Vakit geçirilmeden iktidar partisi, en önem verdiği üyelerini bu iş için görevlendirmelidir. Bütçeden önemli bir pay ayrılmalı, işi bir bütün olarak ortaya koyacak yasalar çıkarılmalı, dikkatle uygulanmalı, bunun için de çok güçlü bir bürokratik altyapı oluşturulmalıdır.
Yoksa…
Yarın bile geç olabilir…
Popularity: 5% [?]

Son Yorumlar