Ölen gelsin işte meydan!’Hatayi’nin şiirinden seçtiğim bir dize ile size merhaba demek geldi içimden. Merhaba! Bilmeyenler için söyleyeyim, söz doğru. Ben gerçekten dün doğdum. Yani 29 Ekim’de, ama yıllar önce, 1949’da… Zaten, böyle özel bir günde doğmasaydım, belki de hangi gün doğduğumu bilmeyecektim. Nüfus cüzdanımda, bir gecikmeden dolayı, doğum tarihim 06.02.1950 olarak görünüyor. O nedenle, sorulduğunda ve resmi tarihi de bir çırpıda söyleyemediğimden, karşıdakinde şüphe uyandıran bir tereddütle cevaplıyorum hep. Eski nüfus cüzdanları kitap gibiydi. Son sayfaya, babam el yazısıyla, ‘esas 29 Ekim 1949’da doğdu’ notunu düşmüş, bereket ki…

Üstelik ben bu yazıyı İstanbul’da yazıyorum. Cuma günü, Ankara’dan İstanbul’a, özellikle de karayoluyla geldim. Bu mevsimde, Kızılcahamam’dan İstanbul’a kadar, yol boyu, tadına doyulmaz bir renk cümbüşü vardır. Çam ormanlarının yeknesak olduğu yerlerde, ancak tepelerdeki beyaz bulutlar bir canlılık katar. Oysa, çamın içindeki geniş yapraklı ağaç kümelerinin, sarıdan kızıla kadar, her tonda taşıdığı yangın, içinizdeki divaneyi oğundurur.

Tekdüze olmak yerine, çeşitliliğin ne büyük bir zenginlik olduğunu daha iyi anlatıyor bu görüntü. Renk, renk, renk… Gözünüz ve gönlünüz kamaşıyor.

Rahmetli Özal, bu çeşitliliğin güzelliğini, farklı çiçeklerden oluşan bir demetin, tek çiçekten oluşan bir demetten daha güzel olacağı argümanıyla anlatırdı sohbetlerinde.

Doğru ki ne kadar.

Şimdi, ‘bu mevsimde Munzur Vadisi’ni gördünüz mü?’ diyeceğim, Rasim Özdenören’den başka kimse ‘evet’ demeyecek, Tuncelililer hariç. Görülmeye değer bir manzara. Meşe ormanının içinde dağ kavağından cevize kadar, çeşitli ağaçların oluşturduğu güzelliği, ancak bu günlerde görmek mümkün. Başka zaman isteseniz de göremezsiniz, çünkü, ancak güze ait bir güzelliktir o.

Babürname’de, Babür Şah’ın anlattığı, sonbaharda bir bahçede, belli bir saatte, güneşin ölmeye yüz tutmuş ışıkları arasında, güzün sararttığı yaprakları, tarifsiz bir gönül kabarması ile seyrettiğini anlatır. Böyle bir resmi, hiçbir ressamın yapamayacağını da ilave eder.

Bu kadar güzel bir günde, doğduğum yer olan Malatya’da, içimizi sızlatan olaylardan, yüreğimizi burkan görüntülerden söz etmeden olur mu?

Önce bir tespit yapalım… Şiddet, tüm hayatımızda önemli bir yer tutuyor. Malatya’da kameraların evlerimize yansıttığı görüntü, tek kelimeyle vahşet. Bu doğru. Ancak, birkaç günden beri basında okuduğumuz tüm yorumlarda, toplumdaki diğer şiddet olaylarına da dikkat çekiliyor. Spor sahalarından, siyasete kadar her alanda gizli veya açık korkunç bir şiddet var. Bunu inkar etmek mümkün mü? Malatya olayı, belki de aysbergin görünen çok küçük bir parçası.

Kendi emanetlerine verilmiş çocukları böylesine insafsız hırpalayan insanların, kendi evlerinde, kendi çocuklarına da şiddet sayılabilecek ağır davranışlarda bulunmadıklarını, kim garanti edebilir? Onların yetiştirdiği çocuklar da başka insanlara…

Sadece çocuk yuvalarında mı?

Okullarda, askerlikte, memuriyette, ailede ve daha nice yerde, onur kırıcı davranışlar ve şiddete sokulacak uygulamalar az mı?

Çok, hem de ne kadar…

Bunun yolu, insan haklarından çevreye, hayvan sevgisinden doğayı sevmeye kadar her alanda kamil insana ulaşacak bir eğitim ve öğretim sistemi değil mi?

Kendi içimize dönüp, kendimizi yargılayalım mı? Nefs muhasebesi, özeleştiri yapalım mı?

Hazreti İsa’ya atfedilen bir hikaye var, bilirsiniz.

Hz. İsa bir köye gidiyor. Zina yapan bir kadını taşlayarak öldürecekler. Recmedecekler yani…

‘İlk taşı, hiç günahı olmayan atsın’ diyor Hz. İsa…

Malatya için de öyle yapalım mı?

Popularity: 7% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar