Bir yaprak…

Bir yaprak ki, kendini zamanın ellerine bırakmış mazlum bir yaprak…

İlkbaharda açılıp büyüyen, yazla olgunlaşan, sonbaharda sararıp düşen ve kışın çürüyen fani bir yaprak….

Ne bu?


Belki de, “şu tarihte doğdu, şu tarihte öldü” diye bir mezartaşını dolduracak olan ömrümüzün son yaprağı… Civan ömrümüzün… Her halini de sevdiğimiz, severek yollarını yürümekte olduğumuz, ama, illa da çocukluğuna çakılıp kaldığımız terütaze, gülşen ömrümüzün…

Ah, Analı-babalı, bacılı-kardaşlı ömrümüz!..

Ah, sokağıyla, mahallesiyle bir atardamar gibi canlı ve diri yaşayan bir şehrin, şimdi selası verilen bir şehrin, yıpranmış, nezelmiş yazmasının oyası olan ömrümüz…

Bu bizim hikayemiz… Hepimizin masalı bu…

Bu biziz…

Gah, savrulduk Derme’ye düştük Kündübek’te; gah Çırmıktı’dan, Kileyik’ten, Barguzu’dan geçtik, Tecde’de bulduk kendimizi… Durulduk, nazlı nazlı kıvrıldık Kernek’in üstünden, hızla Aspuzu’ya kapaklandık… Ta Aşşağışeher’in oralara ulaştık mı? Orduzu’nun serin kuytularında mı kaldık, bir çalı parçasına tutunarak yoksa?..

Gah, Tohma’dan doğduk, Fırat’ta bulduk künyemizi…

Gah, bir yaprak olarak düştüğümüz toprakta kaldık…

Bir yaprak, hepsi bu… Ömrümüz gibi.

Bir insan olarak bu toprakların rayihasına belenerek doğduk. Bu bizim vazgeçilmez kaderimizdi. Tıpkı, Kündübek’te, Derme’ye düşen kiraz mı, kaysı mı, dut mu, ceviz mi olduğu önemli olmayan bir ağacın yaprağı gibi…

Bu toprakların rahmi doğurdu bizi, bu toprakların sütü gibi lezzetli olan dili, kültürü, geleneği, onuru besledi… Yetiştik, yaz geldi biz de ağacımızı, toprağımızı, insanımızı besledik…

Ne mutlu besleyebildiysek…

Yarın, bir gün artık tutunamayacağız dalımıza… Gün gelecek bir rüzgar savuracak bizi toprağımıza; ama yine bu toprağa; hep bizim olması mukadder olan Malatya toprağının koynuna… Ana kucağı gibi yatırılacağız doğduğumuz yerin hatırasına…

Bu bizim kaderimiz, yazgımız, kaçınılmaz sonumuz…

Derme’den de, Tohma’dan da, Fırat’tan da doğmuş olsak…

Çok mu hüzünlü oldu?

Biraz da öbür yanına bakalım mı bu resmin?

DEĞER ÜRETMEK KENDİNİ YAŞAMAKTIR…

Ne diyorsunuz değerli okuyucular?

Yazmak mı, yaşamak mı?

Hangisi daha önemli?

Bir zamanlar Türk edebiyatının en önemli tartışma konularından biriydi bu. Necip Fazıl’lı, Burhan Toprak’lı, Mustafa Şekip Tunç’lu bir kadronun omurgasını oluşturduğu birçok edebiyatçı, bunu tartıştı aylarca. Necip Fazıl’ın “Babıali” adlı kitabı, bu hikayeyi anlatır tatlı tatlı…

“Yazmak mı, yaşamak mı” konusunu aşıp başka bir satırbaşı açmak istiyorum. Hem de kısacık bir cümleyle…

Cümle şu:

“Bir değer üretmek kendini yaşamaktır. Eleştiriden öteye geçememek başkalarını yaşamaktır.”

Elbette ki, görevi eleştiri olanları kınama anlamında söylemiyorum. Ama, bir iş yapmak, bir artı değer ortaya koymak, sayfalarca eleştiriden daha değerlidir.

Onu söylüyorum.

Kendi gerçeğimize dönersek, Malatyaspor konusunda gazeteler dolusu eleştiri yayınlandı. Peki, neye yaradı? Malatyasporumuzun küme düşmesini önleyebildi mi? Ya şimdi yapılanlar, bizi süper lig denilen cambazhaneye çıkaracak mı?

Bırakınız, herkes kendi işini yapsın.

Ya Sümerbank’ın satışı meselesi…

Bir sürü dedikodu kumkumasında boğuntuya getirilmedi mi?

O gün başlanmış olsaydı, şimdi belki de bitmiş olurdu.

Beş yıldızlı otel, sinema ve kongre salonları, alışveriş merkezi… Bunlar Malatya için kötü mü olacaktı?
Birilerinin ufuksuzluğu, eğer, grubun projeyi takdimi doğruysa, Malatya’yı çok önemli bir artı değerden yoksun bıraktı.

Şimdi anlıyor musunuz Malatya’nın neden geri kaldığını?

Neden türküdeki gibi “iki dağın arasında kalmışam” dediğini…

Malatya’ya yazık ediyoruz, hep birlikte, elbirliğiyle boğuyoruz.

Eleştirerek hep başkalarını yaşıyoruz.

Bir değer üretmeyi amaçlayarak, bir Malatyalı olarak kendimizi yaşayalım artık.

Kurumları ve kişileri, yaptıklarıyla değil, yapması gerektiği halde yapmadıklarından dolayı uyaralım.
Yol gösterelim, hedef belirleyelim.

Hizmeti, sedece Vali, Belediye Başkanı, Milletvekili gibi kişi ve kurumlara bırakmayalım.

En basitinden şu kaysı olayından ders çıkaralım. Yıllarca kişiler tarafından özel çabalarla bir değer haline getirilen kaysı, devletin işe burnunu sokmasıyla, bulunduğu yerden tepetaklak düşüşe geçmiştir.
Şimdi bulunduğu bataklık, herkesin söz kirlenmesiyle oluşturduğu çamurların sonucudur.

Ne diyor Sayın Valimiz?

“BİZ ÖZÜRLÜ MÜYÜZ YAHU?”

Evet, aynen böyle diyor.

Bu, size bir şeyler hatırlatmıyor mu?

Yani, Allah’ın kaysıyı şu koca dünyada sadece Malatya’ya vermesindeki hikmet…

Bir de Malatya’nın bu nimeti çar-çur etmesindeki hamakat..

Bir milyar dolar kazanılacak kaysıdan, yılda ikiyüz milyon dolar kazanan sefalet..

Bunlar size bir şeyler hatırlatıyor mu?

Merak eden, açsın okusun 14 yıl önce Türk Standartları Enstitüsü’nün yayınladığı Standart Dergisi’nin “Kaysı Özel Sayısı”nda yayınlanan Cumali Ünaldı’nın yazısını..

Kaysı için nelerin, nasıl yapılarak, bir milyar dolarlık ihracat rakamına nasıl ulaşılacağının yol haritasını görsün.

İlk kez bir milyar dolarlık kaysı gelirinin telaffuz edildiğini görsün.

Bu ne anlama gelir biliyor musunuz?

En azından 14 yıl boşuna geçmiş bu şehirde, o anlama gelir.

Parasal boyutu nedir?

Yılda 500 milyon dolar kayıptan,en az 5-6 milyar dolar sadece kaysı satışından elde edilecek değer kaybı..

Bir o kadar da işçilik ve sosyal hayata ekleyeceklerinin kaybı…

İşte bütün bunları, bu inceliği anlayan Malatya Valisi soruyor:

“Biz özürlü müyüz yahu?”

“Evet!” demeye dilim varmıyor.

Malatyalılara da yakıştıramıyorum.

Bir şey daha…

Malatya’da zaman zaman kaysı için gösterişli ve masraflı bilimsel toplantılar düzenlenir.

Bir kısmı profesör ünvanı taşıyan kişiler, Vali ve Belediye Başkanı gibi devleti temsil eden zevat tarafından dikkatle dinlenir.

Onlar da koca koca havanlarda, yıllarca söyleyegeldikleri suları döverler, kendilerine verilen üç-beş kuruşu alır, birkaç günlük Malatya tatili yapmış olurlar…

Tepsilerin içine dizilmiş kaysılar ikram edilir, fotoğraflar çektirilir.

Bir dahaki toplantıya kadar sen sağ, ben selamet.

Bu, bugüne has bir yanlışlık değildir, yıllardır böyle sürüp gider.

Peki, ne kazanılmıştır?

Koca bir sıfır…

Yukarıda söyledik ya, eleştirenler başkalarını yaşar diye… O halde niye yazıyorum?

Bunları, her yıl aynı gösteri sürüyor, bumdan sonra da sürmesin diye yazıyorum.

Peki, sürerse ne olur?

İşin maddi boyutunu önemsiz sayabiliriz, en fazla birkaç milyar liraya mal olur; helalı hoş olsun diyebiliriz.

Ama asıl önemli olan, kaysı için yapılması gereken radikal tavrı geciktirmesi.

Onun telafisi mümkün değil.

Bu yüzden Malatya Valisi, Malatya Belediye Başkanı ve başkaları, çok dikkatli olmalı.

Kaysı konusu bu şehrin, hatta belli bir bölgenin (Malatya ve ilçeleriyle birlikte Gürün, Baskil, Elbistan, Çelikhan, Ağın, Eğin…) candamarı.

Bunu kesmeye kimsenin hakkı yok.

Yapılması gerekenleri biliyorsunuz… Bilmeyenler, zahmet edip eski yazılarımıza baksınlar Yenigün’ün arşivinden. Daha da olmazsa, www.cumaliunaldi.com ,ya da www.cumali.unaldi.org‘dan konu ile ilgili yazıları okusunlar.

Bütün Malatya, sağlıklı bir yapıda Malatya Kaysı İşleme Tesisleri kurma işine odaklanmalı. Elde edilen mamul maddelerin, özellikle tüm dünyaya pazarlanması sağlanmalı.

Bunun için ortalığı velveleye vermeye de gerek yok. Yürüyen bir çalışma var, onun sonucunu bekleyin.
Bir de Şeker Fabrikası meselesi…

Şeker Fabrikasını, başta pancar çiftçisi olmak üzere, sağlıklı bir yapılanma ile Malatyalılar satın almalı.
Biyoyakıt dahil, geniş bir ürün yelpazesine dönüştürülmeli. Konya ve Kayseri şeker fabrikalarının, bu şehirleri taşıması gibi, Malatya Şeker Fabrikası da Malatya’yı uçurmalı… Malatyaspor da dahil, her şey bu zenginlikle yürütülmeli.

Bunlar nasıl gerçekleşecek?

Onu da hep birlikte göreceğiz….

Sabırlı olalım… Değer üretelim… Kendimizi yaşayalım…

Malatya’yı yaşatalım ki insanımız yaşasın…

Popularity: 23% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar