Artık, yavaş yavaş dengeler yerine oturuyor.Eskiden, laiklik denildiğinde, en azından dine karşı olma yelpazesinin bir yerine yakın duranlar anlaşılırdı. Oysa şimdi, laisistler de, kamusal alanda laikliği benimseyip bireysel alanda laik olmadığını söyleyenler de; laiklik ile dini, olması gereken yerde, yani “laiklik denince herkes tarafından anlaşılacak yerde” tutmaya özen gösteriyor.

Bu iyi.

Aynı şey din konusunda da geçerli. Belki, batı ile fazla temas sonunda, batılıların dini belli bir yere oturttukları, toplumun büyük bir kesimi tarafından anlaşıldı. O nedenle, daha önce irtica genel başlığı altında düşünülen dini ritüeller veya inancın gereği olarak yapılanlar, daha anlayışla karşılanmaya başlandı. Dindarlar da, başka insanları rahatsız edecek toplumsal aşırılıklarından arındırdılar kendilerini büyük oranda.

Bu da iyi.

Ekonomi konusunda siyasi ayrışma, önceleri ideolojik yönlenmelere göre olurdu. Diyelim ki, solcusunuz, ya da sosyal demokratsınız, mutlaka aşırı devletçi bir düzeni savunurdunuz. Siyah ve beyaz renklerinin dışında, gri renkler olmazdı hayatınızda.

Ya da tam tersi, sağcı ya da liberal bir görüşü benimsediyseniz, işçi konusundan tutun da sosyal adalete kadar her konuya, kapınızı kapatacaksınız anlamı çıkardı.

Şimdi öyle değil.

Sosyal demokratların ajandasına özelleştirmeden, kapitali korumada duyarlılık göstermeye kadar, daha önce ilgilenmedikleri konular girerken; işçi sorunlarıyla, gelir dağılımındaki dengesizlikler de, liberallerin gündemine girmeye başladı.

Çevreden gıda güvenliğine kadar olan konular da, artık, herkesin ortak sorunu oldu.

Yaşadığımız çağ, bunu böyle gerektiriyor.

Bunlar da çok iyi.

Ekonominin kuralları, komünist Çin’i, dünyanın en etkili kapitalist ülkesi yaptı. Şimdi Çin, her alanda kapitalizmi benimsemiş ülkelerle yarışıyor. Birçok alanda onları geride bıraktığı da bir gerçek.

Dağılan sisin dağ doruklarını belirgin bir biçimde ortaya çıkarması gibi, birçok konu içerisinde bazılarının öncelikli olduğu, herkes tarafından görülmektedir.

İnsan haklarının, zamanımıza damgasını vuran bir fenomen oluşu böyle bir durumun sonucu.

Bunu kimse geriye götüremez artık.

Hukuk, dünyanın her yerinde, er ya da geç, insanı önceleyen bir biçime konumlandıracaktır kendini, bu da bir zorunluluk.

Bunun sonucunda yargı, tümüyle değiştirecektir kendini. Sanıyorum yargı mensupları da, çok şeyin düzgün yürümediğinin farkındadır kendi alanlarında. Yargıçların sık sık şikayet ettiği, ağırlıklarını artırma çabasından ya da maaşları ile ilgili taleplerinden söz etmiyorum. Türkiye’de yaşayan ortalama bir insanın, yargı konusundaki şikayetlerinin, kurumlarıyla ilgili ciddi bir eleştiri olduğunun farkına varacaktır yargı mensupları. Bunu vurgulamaya çalışıyorum.

Şöyle veya böyle, mutlaka değişecekler; kendilerinin ve kurumlarının çağdaş bir biçimde transformasyonu için, gerekli çaba ve etkinliği göstereceklerdir.

Öte yandan, insanımız da, işine gelmeyen her yargı kararını hukuksuzluk olarak nitelemekten vazgeçecektir.

Ülkeyi yönetenler, yasaları, halkın mutluluğunu düşünerek hazırlayacaklar; halk da konulmuş kurallara uymakta titizlik gösterecektir.

Ülkeyi yönetenler kendilerini normal insandan farklı, olağanüstü bir konumda görmeyecek, halk da kendini yönetenleri ilahlaştırmayacak, onlardan hesap sorma bilincini edinecektir.

Serbest rekabet; siyaset, ticaret, medya, bürokrasi başta olmak üzere her alanda, en iyilerin ortaya çıkacağı platformu hazırlamalı, uygun ortamı tesis etmeli…

Bir de, devleti yönetenlerin, kendilerine ve yakınlarına, devlet erkini kullanarak haksız mal edinimi, yaşadığımız ülkeye yakışmıyor artık.

Çok önemli bulduğum bir konuyu, bilerek sona bıraktım.

Kendini Kürt hissedenler, Aleviliği çok özel bir belirleyiciliğe dönüştürenler, bir de dini oluşum ya da tarikatlarda yer alanlar…

Ve en önemlisi, askerliği bir meslek olarak benimseyenler…

En çok da bu saydığım dört kesimin, kendilerine çekidüzen vermesi gerekli olabilir.

Neden?

Çünki, Türkiye artık akıldışılığa tahammülünü yitirmektedir.

Önümüzdeki AK Parti örneğinden çok büyük dersler çıkarmak gerekebilir. Hem AK Parti’yi gönülden destekleyenler, oy verenler, içinde bulunanlar; hem de AK Parti’ye karşı olanlar, olup bitenden dersler çıkarmalıdır kendilerine.

Bir parti sıfırdan nasıl iktidar oldu, neler yaptı, neler yapamadı; gücünün doruğunda olduğu bir dönemde, neden dağılması sözkonusu oldu? Bunlar, önyargılardan arınılarak bir “nefs muhasebesi”,bir iç oluşum güzelliğiyle düşünülmelidir.

RP/FP çizgisininin yaşadıkları, herkes için ders niteliğinde oldu diye düşünüyordum, değilmiş.

Rahmetli M.Akif Ersoy’un, “Tarihten ders alınsaydı, tekerrür eder miydi” anlamına gelecek bir şiirini hatırladım.

Sadece AK Partililer değil, başka parti ve görüşlerden olanlarla; medya, ticaret, asker-sivil bürokrasi, yargı gibi kendine toz kondurmayanlar da, kendi iç hesaplaşmalarını yapmalıdır.

Eğer yeni oluşumlara ihtiyaç olacaksa, bürokrasinin ağdalı diliyle “Badema bu lazımeye riayet edilmeli.”

Edilmeli ki, ikinin biri duvara toslanmasın.

Zaten, acemi şoförler elinde, arabanın üzerine yürüyen hareketli duvarlara vura vura, yamuk bir arabaya döndü bu ülke.

Türkiye’nin maceralar yaşamaya tahammülü yok artık…

Not: 13 Mayıs 2008 Çarşamba günü, TV 8’de Erkan Tan’la “Türkiye tarımının sorunları ve çözümleri” konusunda yaptığımız konuşmaya, ülke çapında gösterilen ilgiyle birlikte, Malatyalı hemşehrilerimin gösterdiği özel dikkate de teşekkür ederim.

Popularity: 13% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar