Babil neresidir? Ya Ken’an ili? Anadolu’nun güneyinde, kanallarla sulanan bağlar, bahçelerin bulunduğu bir yalancı cennet, bir dünya harikası… Şimdi nerede, neden yok?

Anadolu’da MÖ. 7. yüzyılın ilk yarısında Fırat’ın yatağında yakılan kesilen ormanlar yüzünden başlayan erozyon, Babil’i, bugün 15 m. kalınlıktaki kuma, çakıla gömdü.

Kutsal Kitaplar’ın her yanından bal, yağ aktığını söylediği, Bizim Yunus’umuzun ‘Yusuf’u yitirdim Ken’an ilinde’ diye şiirler söylediği o abadan ülke, şimdi nasıl acaba? Erozyonun silip süpürdüğü yamaçlarda bugün sadece çıplak kayalar ışıldıyor artık…

Antakya, Halep, Hama arasındaki 400 bin hektar genişliğindeki çırılçıplak kalker kayalarla örtülü çölde, inceleme yapan arkeologlar 100’den fazla şehir kalıntısı ortaya çıkarıyor. 100’den fazla zenginlik, 100’den fazla uygarlık. 100’den fazla yokoluş.

Çin’deki Sarı Nehir’le, Mısır’daki Nil’in de benzer hikayeleri var…

Coğrafya bize şunu öğretiyor: Doğal yapıyı bozar, tahrip eder, bir daha yerine konulamayacak değerleri barbarca yok ederseniz kısa bir sürede, o bitmez sandığınız güç bir çırpıda yok oluyor. Hiç olmamış gibi… Sizi yokluğa ve yoksulluğa terk ederek geçip gidiyor. Dağlar biçim değiştiriyor, ovalar ağıt yakıyor, ırmaklar yatak değiştiriyor… Ya insanlar? Asıl insanlar yaşıyor yokluğu, yoksulluğu, nasipsizliği…

Bitki sosyoloğu Prof. Hikmet Birand’ın bir tezi var uygarlıklar beşiği Anadolu için: ‘Biz Anadolu’yu merkezden kenarlara doğru tahrip etmişiz. Onarmaya da kenardan merkeze doğru başlamak zorundayız.’

Eskiden bir sahil şehri olan Tarsus, şimdi niye İç-el oldu? Bu aymazlık, bu umursamazlık binlerce, onbinlerce yıllık kalıtımsal bir eksiklikten kaynaklanıyor demek ki.. Birçok şeyde etkili olduğu gibi coğrafyamızın o bizleri övünmeye ve güvenmeye yönelten yanı da yok olmaya başladı ve tezelden tedbir almamız gerektiğini çığlıklar atarak vuruyor yüzümüze.

Asıl sorun neyi, nasıl yapacağımız konusunda.

Hadiseye bir bütün olarak bakabilme bilgeliğinde.

Alışkanlıklarımızı değiştirmek akıllılığında.

‘Bu Kızılırmak niye kan gibi kıpkırmızı akıyor?’ diye soruyorlar bir yetkiliye. ‘Kızılırmak geçmişte hep böyle aktı, gelecekte de böyle akacak’ diyor yetkili.

Yani; yeni Babil’ler eklenecek dünyanın coğrafyasına. Yine yüzlerce uygarlık 15 metrelik kum çakıl blokunun altında kalacak, insanlar çaresizliğin kucağına atılacak.

Öyle mi?

Hayır, değil.

Eğer coğrafya öğreticiyse, değil. Eğer tarihin bir hükmü varsa, değil. Eğer aklımızla geçmişten ibret alıp bir gelecek kurabiliyorsak değil.

Tarih bize şunu da söylüyor: MÖ. 6 bininci yıllarda Fırat Dicle vadilerinde başlayan yerleşik tarıma geçme eğilimi, MÖ. 3 bininci yıllarda ilk kent uygarlıklarını ortaya çıkarmıştır. (Stephen F. Mason, Bilimler Tarihi, Kültür Bakanlığı Yayını)

Yani bu coğrafyanın yüreğine kurulu tarih bilinci, bizleri bu ülkeyi zenginliğin, kültürün, insan onurunun belirleyici unsur olduğu bir medeniyeti kurmaya zorunlu kılıyor.

Bunu anlamak yeterli. İdrak etmek ilk koşul.

Coğrafyanın ve tarihin bize öğrettiklerinin zıddına gitmek, tersini yapmak ve mutlu olmak olanaksız. O halde bütün alışkanlıklarımızı değiştireceğiz.

Değiştireceğimiz ilk alışkanlık da bu ülkeye bakış tarzımız olmalı. Konuk gibi değil de ev sahibi, yurt sahibi gibi davranmalı bu ülkede. Talancı bir yaklaşım değil koruyucu, onarıcı, geliştirici bir yaklaşım olmalı kafamızdaki, gönlümüzdeki. Sahip olduğumuz nimetlerin başta bu coğrafyanın ve bu coğrafyanın göğerttiği tarihin farkında olmalı, zenginliklerimizi kavramalıyız.

‘İnsan’ ile ‘imkan’ı bir araya getirmek hiç de zor değil.

Zamanı da iyi anlamak gerek.

Su gibi akıp gidiyor.

Bir bakıyorsunuz ki size biçilen vade geçmiş gitmiş.

Elinizdeki imkanlar yok olmuş.

Etkiniz, yetkiniz… yok şimdi.

Onun için iyi birer öğretmendir tarihle coğrafya.

Bize neyi, nasıl yapmamız gerektiğini gösterir.

Popularity: 6% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar