Samsun’a, bir dost söyleşisine katılmak üzere gittim. Önce, Cibran… İsmiyle müsemma, hiçbir kalıba sokulmayacak bir mekan. Sanatevi deseniz uyar, kahvehane deseniz sırıtmaz, aşevi bile uygun düşer.

Ayrıntılara girmeyeceğim.

Görmek için Samsun’a gitmeye değer.

Şiirle ilgili etkinliklere, her kafadan, ama çoğunluğu genç insanları derlemek kolay değil. Yolcu Dergisi etrafında kümelenenler, kendilerine yardımcı olanlarla birlikte, bir kentin kremasını toplamayı başarmış…

Ben, şiirin, istediğiniz anda topluluk karşısında okunabilir bir nesne olduğuna inanmıyorum. Bu yüzden bu tür toplantılara katılmamakla ne kadar isabet gösterdiğimi çok iyi anlıyorum. Şov (gösteri) şiiri öldürüyor. Bu yüzden, şiiri toplumun gündeminde tutmak için, düzeyini düşürmeyen başka yöntemler aramak gerek…

Kalbinizle… Riyasız… Sözü, mekanı ve zamanı öperek.

Samsun, gençliğimin Erzurum’unu, Malatya’sını hatırlattı… Yoğun bir kültür ve sanat… Umarım, ileride siyasete ve ekonomiye çerez olmaz bu birikim. Kendi kişiliği ve kimliğiyle kalmayı başarır.

Şiir üzerine söyleştiğimiz dostlara, bir selam kabilinden, o sıcaklığın yansıması; candan bir merhaba!

Nazir Akalın yaşadı mı?

Benim için, çok eskilerde kalan, görmediğim, ama çok sevdiğim insanların tadında…

Çok yeni tanıdım, birkaç gün önce. İnternette, Cumali Ünaldı’nın Şiiri başlıklı, Kırağı Dergisi’nin Kasım 1999 tarihli nüshasında yayınlanan incelemesini, bir raslantı sonucu gördüm ve okudum. Bu genç akademisyen şair, 2002 yılında, Ankara’da tren çarpması sonucu, trajik bir biçimde ölüyor.

Yazısında anlatıyor:

‘1983 yılında Erzurum’da bir kıraathanenin kitaplığında görmüştüm Çerağ’ı (‘79’da yayınlanan ilk şiir kitabım -). Daha ilk şiirinden itibaren ‘hüznüm’le birlikte ‘yüzüm’ü de eriten şair, öyle bir şiir ortaya koymuştu ki, okurken derin bir haz duymuştum. İştiyakla okuduğum kitabı, uzun süre kitapçılarda aradım, bulamadım. Sonra tekrar o kıraathaneden alarak, bütün şiirleri daktilo ettim. Defalarca hem kendi kendime, hem de şiir sevdalılarına okudum’ diyor.

Nazir Akalın’ın şair ve araştırıcı kimliği bir yana, herhangi bir okuyucu bile bunları yapsa, o şair için, şiirinin kayalara nakşedilmesinden de önemli.

Kitabımı, bir kıraathanede görmesi, benim için nasıl bir onur, anlatamam.

Cumhurbaşkanlığı köşkünde görseydi sözünü bile etmezdim. Erzurum’da, bir kıraathanede şiir kitabı; müthiş!

Şunu da ekliyor Akalın:

‘Bu kitabıyla Hasannebioğlu, modern Türk şiirinde, ne hakim kaynak veya ana damar telakki edilen Sezai Karakoç’a, ne nev’i şahsına münhasır bir başkaldırı şiiri ortaya koyan İsmet Özel’e, ne de mücerredin çıplak ve mahrem noktalarını kurcalayan Cahit Zarifoğlu’na benziyordu.

Modern şiir çizgisinde onu, söyleyiş tarzı bakımından yeni bir zevk ve anlayışın temsilcisi olarak kabul etmek gerekiyordu.

Kendi başınaydı, tekti, orjinaldi...’

Bugünlerde okuduğum Fuzuli de, Türkçe Divanı’nın dibacesinde aynı şeyleri söylüyor; şair için orjinal olmanın değerini.

Üç tespit

Başbakan harika bir iş yaptı, AB’ne ısrarıyla…

Abdullah Gül, özlediğimiz bir incelik gösterdi, AB’ne ilk konuşmayı Türkçe yaparak…

Peki, Akif Gülle niye öyle yaptı? AB’ne giriş kutlaması; partide, basına, tepside elle yenen baklava ikramıyla…

Adaşı, Rahmetli şair M.Akif İnan’ın anlattığı bir anekdotu hatırladım.

Akif Bey Azerbaycan’a gitmiş. Akşam, onuruna bir yemek vermişler. Her vesile ile kadeh kaldırıp, içiyor masadakiler.

Akif Bey, namaz kılmak için izin istiyor. Dönüşünde sofradakiler yine kadeh kaldırıyor: Namazının şerefine!

Kutlama biçimi, içeriğe uymalı, değil mi?

Not:Ramazana ve oruca kavuştuk, kutluyorum.

Popularity: 9% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar

  • No related posts