Başlık sizi şaşırtmasın… Anlatmak istediğim, başlangıcından bitimine kadar insan hayatının renkliliği, bir bakıma birçok hayattan oluşan zengin bir bileşke biçimindeki görünümüdür.

İnsanın tek bir hayatından söz edilebilir mi? En azından yaşadığı hayatla yaşamak istediği hayat arasındaki farklılık, bir çeşitliliği yansıtır.

Çocukluk, tadı ve ortamıyla ayrı bir hayat sanki… Gençlik de öyle… Hayatın ondan sonraki evreleri de… Hem apayrı renkler taşımaları, hem de bir rengin binlerce tonunu içermeleri yönünden bir kişinin hayatı, insanlığın bir bölüğünün hayatı gibidir sanki…

Sanki başka başka hayatlar birleşerek bir bütünü, yeni ‘bütün hayatlarımız’ı oluşturuyorlar.

O yüzden bütün hayatlarım sözü yadırganmasın. Her insan, hayatında hatırlanmaya değer bir parçayı, bir başkasına aitmiş gibi kuşbakışı seyretme imkanına sahip olsa… ‘Bütün hayatlarımız’ sözüyle anlatılmak istenen şey ne güzel anlaşılır.

Bir karganın ömrü kaç yıldır? İkiyüz yıl olduğuna dair bir kayda rastladım. Öyle olduğunu varsayalım. Düşünebiliyor musunuz? O hiç önemsenmeyen bir kara karga, bir kuzgun; ama nice insanın ikiyüz yıllık tarihini sığdırmış gözbebeğine. İnanılmaz bir şey bu!

Uzun yıllar siyasette ve bürokraside bulunmuş bir dostum bana sırlarını anlattı… Son yirmi yılda herkesin bir parçasını duyduğu birçok olayın içyüzünü… Dinledikçe şaşırdım, şaşırdıkça bugüne kadar kafamda yer eden olaylar biçim değiştirdi, taşlar yerinden oynadı.

O anlattı, ben düşündüm…

İnsanları düşündüm, değer yargılarını… Ve bunları feda ettikleri noktayı… Dostluğu, düşmanlığı, yiğitliği, kaypaklığı… Kişisel yarar için ayaklar altına alınan değerleri… vefasızlıkları, ihanetleri…

İhanet eden herkesin çok kısa sürede bunun cezasını gördüğünü…

Güç odaklarını…

Herkesin güçten yana oluşunu…

Ve somut olayları duydukça şaşırdım.

Dostum, insanı anlattı aslında, insanın tarihini…

Yakın tarihin olaylarını… Turgut Özal dönemini mesela… Anlattıklarından birkaç tanesi bile, siyasi tarihe geçecek türden…

Anayasa Mahkemesi’ne olaylı üye seçimini anlattı… Seçilecek üyenin evinde televizyon olmama sorununun iç yüzünü… O dönemde Sayıştay ekibini… Arkadaşlarına ihanet edenleri… Rektör seçimlerini, sonradan rektör olan adaylardan birisinin seçilememe ihtimaline karşı çabalarını, üzüntüsünü, ağlamasını…

Her şeyi anlattı.

Bugün siyaseti yönlendiren, belki yarın da daha üst seviyede yönlendirebilecek bir nice insanı, nice macerayı, nice olayı…

Üstelik bunları yazmam için anlattı.

İstersem bir siyasi roman kıvamında, istersem yazı dizisi olarak… Olaylarla, kişilerle, belgelerle, yorumlarla…

Önce soğuk durdum bu konuya.

Beni, çok sağlam argümanlarla ikna etti. Dedi ki; bu tür vefasızlıklar, ihanetler, bir yere gelinceye kadar inançları ve kişileri kullanmalar, amaca ulaşıldıktan sonra bombalanan köprüler… Bunları yapanlar başka insanlarca bilinsin. Bilinsin ki, bazı değerleri yok saymak o kadar kolay olmasın.

Arkadaşının eline tutunup aşağıdan yukarıya çıkacaksın, ama çıktıktan sonra senin çıkışının iç yüzünü biliyor diye onu aşağı atacaksın…

Türkiye’de öncelikle sağlam bir anlayışın yerleşmesi gerektiğine ikna etti beni. Hem yargı, hem siyaset, hem bürokrasi için bunun gerekliliğine… Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya doğru liyakattan başka ölçülerden oluşan yapıların çürüklüğünden söz etti.

Doğru olabilir.

Bu öneriyi düşüneceğim.

Bir bakarsınız, Türkiye’nin son yirmi yılı bir romanla karşınıza çıkmış. Devletin, üst düzey birimlerinde perdelere ve duvarlara sinmiş sözcükler; canlanmış, bir kitabın sayfalarına yerleşmiş. İş adamlarının ofislerinde yapılan düzenlemelerin bu ülkede nelere mal olduğu gözler önüne serilmiş.

Bütün hayatlarımız sözünün en ilginç yanı da bu bence. Bir insanın hayatından çıkıp bir ülkenin hayatına giren sır perdesi…

Onu, bir ucundan kaldırmak gerekebilir…

Popularity: 7% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar

  • No related posts