Türkiye olağanı arıyor. Arayışını,bilimle,deneyimleri ve bilgiyi önemseyerek yaparsa,kuracağı yeni yapı,eskiye ait hiçbir yanlışı içermez. Zarar veren her şeyin de değiştirilecek esnekliği olur.

Bir de bunun tersi sözkonusu. Koşulların kendinden oluşturduğu bir değişim,bir süre sonra eskiye ait yanlışları daha da arttırarak,eski biçimine dönebilir.

Ülkemizde son yılların en belirgin özelliklerinden birisi köyden kente göç oldu. Ya köyde geçinilemediği için,daha iyi bir yaşam arzusuyla kente göçüldü. Bunda,kentin iş olanakları ve rant cazibesi çok etkili oldu. Ya da güvenlik nedeniyle kırsal olarak tanımlayacağımız köy ve köyaltı (oba,kom,mezra,yaylak,kışlak…) boşaltıldı.

Kente göç,bir düzen içerisinde gerçekleşmediği için kaotik bir ortam oluştu. Bir bakıma kentin varoşlarına sürüldü onca insan,kendi kaderine terk edildi. Ortaya kendiliğinden oluşan bir yapı çıktı. Gecekondular,kayıtdışılığın artması,işsizlik,kentlerin kırsallaşması bu dönemin ürünü olarak belirginleşti.

Türkiye’de net ve sağlıklı rakamlara ulşamak mümkün değil. Kaç yerleşim birimi boşaltıldı,ne kadar alan eski deyimle ‘hali’ bırakıldı, kaç insan bulunduğu yeri terketti? Bunlar bilinmiyor. Bilinen, (tahmini) 2,5 milyon hektar alanın kentin çekimi ya da güvenlik nedeniyle boşaltılmış olduğu. Bu alanı,şöyle somutlaştırmak mümkün. Yunanistan’ın tüm tarım alanı 3,9 milyon hektar. Yani biz,Yunanistan’ın tarım yaptığı alanın %64 kadarını bırakmışız, yararlanmaya gerek görmemişiz.

Yüne üzücü olan, AB’nin tarım konusunda, bizim durumumuzu tahlil edip önceliklerimizi koşul olarak öne sürmesi. Daha da üzücü olanı bunların doğru olması,bizim o konuda düşünce geliştirmemiş oluşumuz. Bu da ülkemiz açısından endişe verici bir durum.

Verheugen’in son Türkiye gezisi,boşaltılan köylere geri dönüşü gündeme getirdi. Güneydoğu’da bir süryani köyü boşaltılmış, korucular yerleşmiş,şimdi süryaniler geri dönüyor,ama korucular da çıkmıyor köyden. Böylesine gülünç bir durum.

Ülkemiz için bir fırsattı aslında. Boşalmış olsun,boşaltılmış olsun;2,5 milyon hektar alanın arazi mülkiyet rejimi açısından yeniden düzenlemesi yapılabilirdi. Güvenliği de öne alarak, yepyeni bir çiftçilik anlayışıyla,en çok verimin elde edileceği en uygun ölçekle düzenlenebilirdi. Yüksek kar sağlayacak uygun ürünlere geçilebilirdi. Hayvancılık konusu öne çıkarılabilirdi,meyve ormanları kurulabilir,işletme tesisleri ile zenginleştirilebilirdi. Kırsal sanayi ile işlenip dünyaya pazarlanabilirdi. İdeal bir çiftlik yapılanmasına geçilebilirdi. Kooperatif ve birlikler kurulabilir, çağdaş bir yapı oluşturulabilirdi.

Bütün bunlar yapılmadı ve sorun büyümüş olarak birdenbire kucağımıza düştü.

Bir başka konuyu da,bu konuyla ilişkilendirmek gerek. Bugün Türkiye’de yaklaşık 5 milyon hektar arazinin nadas nedeniyle her yıl boş bırakıldığı ‘tahmin’ edilmektedir. Doğal olarak bunlar susuz tarım yapılan alanlardır. En basitinden bu alanlarda fig,korunga gibi nitelikli yem bitkileri yetiştirilip hem erozyonun önlenmesi,hem de toprağın zenginleştirilmesi mümkündür. Yem bitkileri açığı hızla artmakta, giderek hayvansal ürünler açığını doğurmaktadır. Bu da giderilmiş olurdu.

Tarımı sorun olmaktan çıkarıp verime dönüştürmüş ülkelerde,erozyonu tetikleyecek biçimde araziyi boş bırakmak,yüksek vergi biçiminde cezalandırılan bir eylemdir bilindiği gibi.

Türkiye’nin tarım düzenini,bilimsel ölçütlere vurarak anlamak mümkün değildir. Yıllar yılı sürdürülen ilkel tarım,bu güne dek halkı fukaralaştırmaktan ve devlete yük olmaktan başka bir sonuç getirmemiştir. Hem insan kaynağı, hem de doğal kaynaklar verimli bir biçimde değerlendirilememiştir.

Geçmişin karanlığı,bu günü de, geleceği de karartmaktadır. İki yıldan yana bu ülkeyi olumlu olarak değiştirebilmiş bir hükümetin, hazırlığı olmasına karşın tarım (orman,çevre) konusundaki hantallığını anlamakta zorlanıyoruz. Üstelik de tarımın önceliği var. Sonucu, zamana bağlı, süre isteyen bir konu,aynı zamanda ulusal güvenlikle doğrudan ilgili.

Yine de onarım için vakit geçmiş değil.

Popularity: 6% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar